BASKI

Soru ve görüşleriniz için    Gönderilerinizi burdan yapınız .   emperyalizme,faşizme,işbirlikçiliğe karşı

twitter.com/BaskDuyur:

    Zarafet Ölmedi ,görgüsüzlük tavan yaptı .
Haute Couture’un duayeni Vural Gökçaylı’nın konuğu olduk. Zarafetin yerini görgüsüzlüğün aldığından yakınan ünlü tasarımcı, artık Oscar töreninde bile haute-couture giyilmediğinden şikâyetçi.

Çeşitli röportajlarınızda moda tasarımı konusunda Türkiye’nin iyi bir yerlerde olduğunu ya da çok geliştiğini söylüyorsunuz? Oysa biliyoruz ki moda deyince pek akla gelen bir ülke değil Türkiye. Bu iddiayı neye dayandırıyorsunuz? Çok iddialı cümleler değil mi bunlar?

Ben 18 seneden beri Yeditepe Üniversitesi’nde moda ve kostüm tarihi dersi veriyorum. Ve bu kadar zamandır talebelerimin arasında jenial bir yetenek çıkmadı. Ona üzülüyorum. Çünkü üniversite diploması almak için üniversiteye kayıt oluyorlar. İçlerinden bir – iki tane çıkarsa benim için ne mutlu. Her türlü bilgiyi, teknik detayı aktarmaya gayret etsem de haftada bir gün gidiyorum.

Şimdi bir dans etmek var bir de dans etmek var. İkisinin arasında bir fark var. Haute Couture ile prêt-à-porter (hazır giyim) siyahla beyaz kadar farklı bir hadise. Türkiye’de birkaç eski ustanın yanında yeni moda tasarımcıları –ki kendilerine moda tasarımcısı diyorlar- haute couture tarzında değil daha çok hazır giyime yönelik çalışma yapıyorlar. Yani Paris Operası’nda değil de çadır tiyatrosunda çalışır tarzda bir hadise. Haute couture ileride Türkiye’de ne olur onu bilemiyorum. Çünkü arkadan gelen yeni neslin çok iyi, alt yapısı sağlam olduğunu görmüyorum.

Yurtdışında tanınabilecek birkaç moda tasarımcısı var. Ama birkaç. Ben Amerika’ya gittim, Osmanlı modeli gösterdim deyip kıyafetin bir köşesine tuğra koyup Osmanlı modeli yaptım demek abes. Şimdi kocalarının desteğiyle iş yerleri açıp kendilerine modacıyım diyen hanım modacılar var. Alaylı bunların bir çoğu. Atölyeler açıyorlar. Müşteri de bulabiliyorlar. Çünkü anlayan kitle azalmış vaziyette. Gidiyor bir elbiseyi beğeniyor. Orası kötü yapılmış burası şöyle olmuş farkında bile değil. Onu alabiliyor. Örneğin Türkiye’de hala iyi aileler gelinliklerini diktirir. Gelinlik bir gelenektir, diktirilir. Şimdi yeni moda çıktı. Amerika’dan, İtalya’dan, Fransa’dan gelen, kumaş kalitesi çok iyi olmayan, ucuz, biraz da pırıltı ve dekolteye sahip gelinlikler giyiyorlar. Bir de moda günleri yapıyorlar. Moda Günleri değil bu. Fransa’daki Salon du prêt-à-porter gibi hazır giyim günleri olması lazım. Bunlar moda günleri deyip konfeksiyon tarzı çalışan yeni modacıları ön planda lanse ediyorlar. Başında söylediğim gibi siyahla beyaz olay.

Zarafet öldü diyebilir miyiz?

Zerafet ölmedi görgüsüzlük çıktı. Benim Paris’te olduğum senelerde Amerika’da Oscar törenleri olduğunda törene Elizabeth Taylor, Rita Hayworth gibi en büyük star isimler katılırdı. Bunların hepsi haute couture giyisiler giyerler. En iyi mücevherlerini takarlar. En iyi kuaföre Alexandre’a giderler. Alexandre’ı Amerika’ya götürürler. Bunlar üst düzey ve öyle alışmışlar. Şimdi bakın. Hazır giyim bir askılı tuvalet , arkada bir tane kuyruk, biraz da pırıltı oldu mu Oscar törenine çıkıyor. O zaman öyle miydi? Mesela Grace Kelly Christian Dior’dan giyinirdi. Audrey Hepburn Givenchy’nindi.

Şu anda da giyiniyorlar? Giyinmiyorlar mı?

Hayır. Bir tane haute couture giyinen yok. Paris haute couture’den eğer Dior marka alıyorsa hazır giyim seçiyor. Hazır giyimde zaten Hindistan’da ya da Çin’de dikiliyor. Çünkü Paris’te el işçiliği o kadar pahalı ki Çin’de ve Hindistan’da atölyeler kurdular, şeflerini oraya yolladılar. Orada , hijyen olmayan şartlarda dikiliyor. Türkiye’de de satılan Paris’ten ya da İtalya’dan gelen büyük markaların hepsi Çin’de ve Hindistan’da dikiliyor.

1968 OLAYLARI

1968 olayları Paris’te hazır giyimin doğuşu oldu. Da Gaulle ‘ün 1967’de Kanada’ya gitmesi ve o meşhur gafı yapması : “Yaşasın hür Quebec”, Paris’e döndükten sonra Johnson’un ona ültümatom vermesi, benzer ültümatomu Kıbrıs olaylarında Johnson İsmet Paşa’ya verdiğinde İsmet Paşa’ nın cevabı şu oldu: “ Dünya haritası değişir. Türkiye o haritada yerini bulur.” De Gaulle onu demedi ama Amerika’yı da, Nato’yu da istemiyorum. İkinci Dünya savaşından beri yeter.” Dedi ve onları kovdu. Altı ay mühlet verdi. Ben de tam Nato binasının karşısında oturuyordum. Nato binasının dışında Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bir tablosu vardı. “Eyvah Nato Brüksel’e taşınacak. O tablo ne olacak? “diye beni bir telaş aldı. Ama onu çok güzel bir şekilde söktüler. Ve Brüksel’e götürdüler.


Türkiye gerçek anlamda bir moda ülkesi haline gelebilir mi? Yani moda deyince akla Türkiye gelebilir mi? Nasıl adımlar atılması gerek bunu için? Size göre bu nasıl gerçekleşebilir?

Bir kere şunu tahlil edelim. Moda güzel sanatların bir dalı mıdır? Fransa’da moda güzel sanatların bir dalı sayılır ve senelerden beri üniversitelerde okutulur. Türkiye’de akademide moda bölümü bir dönem açılmış. 1946’da gereksiz bulunarak kapatılmış. Birkaç mezun vermiş. Daha sonra modayı güzel sanatların içinde ancak 15-20 senedir görmeye başladık. Üniversitelerde moda bölümü açıldı ve okutuluyor. Yeterli mi? Bence değil.
Sebebi nedir?
Ben moda bölümündeki hocaları eğitmen olarak çok fazla yetenekli bulmuyorum. Bir moda tasarımcısının yavaş yavaş yükselmesi için bir mutfağın en alt kademelerinde bil fiil çalışması lazım. Üniversitelerdeki hocaların çoğu moda tasarımcısı değil. Okumuşlar. Ama bir büyük atölyede bilfiil çalışmışlar mı? Ben eğitimimden sonra en büyük atölyelerde işin mutfağından başlayıp en yüksek tepeye kadar çıktım.

Bir şey anlatayım size: Türkiye’deki Hilton otellerinin yöneticisi İstanbul’a yeni tayin oldu. “Ben hepinizi İstanbul Rotary Kulüpten tanıyorum. Çünkü ben İstanbul’da okudum. Otelcilik yaptım. Sonra ekonomi okudum. Stajımı burada yaptım. Mutfakta soğan soydum. Yukarıda komilik yaptım. Sonra paspas yaptım. Resepsiyonda çalıştım. Resepsiyonda çalıştıktan sonra yiyecek-içecek müdürü oldum. Almanya’ya tayin oldum. Almanya’dan Amerika’ya gittim. Amerika’da şu kadar yıl kaldım. Sonra bana Türkiye’yi verdiler.” dedi. Bir moda tasarımcısının aynı şekilde bütün bu aşamalardan geçmesi şart. Benim yanımda şu kadar işçi çalışıyor. Bir şeyi dikerken , yaparken “Hayır sen yanlış yapıyorsun.” Demem lazım. Eğer onu bilmiyorsan o zaman atölyeyi açma. Şimdi yeni açılan bütün atölyelerde gündelikçi kalitesinde prömiyerler var. Güya onlar atölye şefleri. Kendi ne biliyor ki yanındaki işçiye ne öğretecek. O kadar kötü bir gidiş var ki.
Öncelikle bunların oturması lazım moda ülkesi haline gelebilmek için değil mi?

1968’de ben Paris’ten geldiğim sene büyük ustalar vardı. Mesela Cemal Gülün, Madam Sara, Mösyö Maksud gibi. Bunlar bir moda tasarımcısı değil ama büyük ustalardı. Kreatif tarafları belki noksan ama Paris modasını takip ederekten perfektsiyonist bir şekilde onları uygulayabiliyorlardı. Bir de benim ayarımda Bergin Üsberk vardı. Bergin Üsberk akademinin moda bölümünden değil de grafik bölümünden mezundu. Çok iyi deseni vardı. Paris’e gitmiş. O da biraz atölyelerde çalışmış. Sonra gelip Emlak caddesinde atölye açmıştı. Aşağı yukarı aynı yaştaydık. Ben geldiğim zaman biz modayı başka bir yöne yönlendirdik. Ama şimdi Türkiye’de para el değiştirdiği için inanılmaz bir yeni zengin olayı var. Anlasın ya da anlamasın her davete ayrı elbise giyerekten şık olduğunu düşünen bir sürü rüküş kadın var Türkiye’de. Fransız soylu “Her davete ayrı elbise giymek bir görgüsüzlüktür.” Der. 16.bölgedeki bir hanımefendi her sezon gardrobuna 3-5 şık haute couture giysi yaptırır. O elbiseleri iftiharla her davette giyer. Çünkü onlar servettir. Yeni sezonda da yine aynı şekilde yaptırır. Türkiye’de de bu kalitede çok hanımefendi vardı. Mesela Betul hanım (Mardin) bir örneğidir. Yaşını, giydiğini yakıştıran, elinin kolunun hareketini yaşına uyduran bir hanımefendidir. Bu nesil kayboldu. Yeni paralı nesil için ise aldığı giysinin iyi veya kötü olması fark etmiyor. Yeni giysi giymek onun için mühim olan. Renkli basın da zaten provoke ediyor : “Bugün şunu giydi.” Ama o elbise dökülüyor.

Yani siz bir moda ülkesi haline gelebilmemiz için sadece eğitimin dışında halkın da görgüsünü oluşturmak lazım mı diyorsunuz?

Gayet tabi. Kaç milyonluk Türkiye’de şık giyinen kaç tane kadın var deseniz benim için 50 taneden fazla çıkmaz.

Moda konusunda halkın belli bir kesimin algısı, elit algı mı böyle bir sentezi yapmak konusunda ilham veriyor size, yoksa yetişen genç tasarımcılar mı?

Birçok üniversiteye konferansa gidiyorum. Beni en fazla üzen şu: Örneğin Paris Fuarı’ndan bahsettim bir kere. Tour Eiffel’in açılışına Abdulaziz gittiğinde orada bir fuar yapılıyor ve bizim tekstil subay giysileriyle altın madalya alıyor. Osmanlı döneminde Bursa’da öyle kıymetli bir tekstil sanayiimiz var ki. Avrupa için Çin kumaşından daha kıymetli. Rönesans dönemine baktığımızda Papa Leo’nun Rönesans döneminde yapılan tablolarında görülen üstündeki kaftanlar, masasının üstündeki örtü Bursa çatma kumaşıdır. Bunların hepsi birer servet. İtalyanlar 17. Asırda o çatma kumaşları alırlar. Makinede kopya ederler. O zaman kumaş satışlarında bir düşüş olur. Ama Cumhuriyet döneminde de fabrikalardaki çalışmalarda Bursa Türk kumaşı yeniden bir karakter kazanır. Sonra Serbest Ekonomi…Serbest Ekonomi’de ne oldu? Geçenlerde akademi konuşurken “Türkiye’de her şey çok iyi: Kumaş, tekstil vs.” dediler. Tekstil kalmadı ki. Serbest ekonomiden evvel biz Türk kumaşı kullanırdık. Türk müşteride, Türk moda tasarımcılarından, Türk hazır giyiminden giyinirdi. Serbest ekonomiden sonra ne oldu? Ortak Pazar Türkiye’yi sömürüyor şu ara. Bütün malını Türkiye’ye satıyor. Biz Ortak Pazar’da mıyız? Değiliz. Alacak mı? Almayacak. Bugün Abdi İpekçi’de baştan sona kadar yabancı markalar görürsünüz.
Akdeniz Üniversitesi’ne davet edilmiştim. Tekstilciler de vardı. “Her şey çok iyi. Türkiye, ileride moda merkezi olacak. Şunu yapacağız. Bunu yapacağız.” gibi şeyler söylüyorlardı. Bir kere sizin kumaşlarınız nerede? Moda başkenti olmak için kumaş sektörünüzü ne yaptınız? Serbest ekonomiden sonra Bursa’daki bütün o bacalar tütmemeye başladı. Rönesans döneminde tablolara geçen o kumaşlarımız yok. Ben mesela 20 yıl önce İpeker’in yaptığı ipekleri çalışırdım. Paris’teki haute couture kumaşla eş değerdi. Hatta hiç katıksızdı. Hakiki ipekten yapılmıştı. Amerikalılar gelir İpeker’in ya da Hacı Resul’ün kumaşlarını alırdı. Hacı Resul varla yok arası. Eskisi gibi kumaş üretemiyor. İpeker, konfeksiyon kumaşı yapıyor. Haute couture kumaş yapan Vakko da yok. Bütün büyük mağazalar dışarıdan ithalat yapıp hazır giyimini öyle yönlendiriyor. Haute couture ustası olarak ben ve birkaç arkadaşımla tek kaldık. Biz yerli kumaş çalışamıyoruz. İtalya’dan, Fransa’dan, Çin’den kumaşları ithal eden birkaç kumaşçı var. Çin kumaşı katiyen kullanmam. Her şeyden evvel hijyen değil. Hatta “Çin kumaşları başka rafa Avrupa kumaşları başka rafa koyun.” diyorum. Biz Avrupa kumaş çalışıyoruz.Bu nereye kadar gidecek. Türkiye’nin tekstilde iftiharla yaptığı tek şey jean kumaşı üretmek ve ithal etmek. Ama artık ipek kumaşımız, dünya ile rekabet eden kumaşımız yok.

Moda ve Türkiye kavramlarını yan yana getirdiğimiz zaman sanırım Anadolu kültürleri kendi tasarım sentezini oluşturmak konusunda çok etkiledi sizi?

Paris’te Académie des Beaux Arts’da meşhur tarihçi Benoist-Méchin konferansa geldi. Bir slayt koydu. Ve Doğu’nun Gizemi dedi. Tek Türk talebe benim.
20 yaşındaydım. İtalyan Lisesi’nde okumuştum. Daha çok İtalyan kültürü, rönesans vs.biz o zaman aşıktık. Hocalarımızda çok iyiydi. Osmanlı sanatına vakıf değildim. Benoist-Méchin bir slayt gösterdi : Rüstem Paşa Camii’nin çinileri. İşte bana bir Fransız verdi bu fikri. ‘Siz ki tekstil ve moda okuyorsunuz Doğu’nun desenlerini etüd edin herkesten farklı olursunuz.’ dedi. Ardından Doğu Beyazıt’taki külliyenin taş kabartmalarını gösterdi. O gün moda atölyem olur bir şeyler yaparsam bu desenleri kullanacağıma söz vermiştim. Tabi bunlar idealist şeyler. Ben bugün gerçek moda yapmasaydım da külot imal etseydim vaziyetim daha iyi olurdu.


Sizin tasarımlarında dünyadaki diğer tasarımcılardan sizi ayıran özellikleri ne?

Moda olayına geldiğimizde ben Paris’ten döndüğüm zaman Demirel’ler hele Korutürk’ler zamanı Dış İşleri Bakanlığı Kültür Dairesi beni hep Avrupa’ya, Amerika’ya yolladı. Ankara’da defile yaptığım zaman bayan Korutürk gelmişti. Bayan Korutürk akademi mezunu çok aydın bir hanımefendi. Sanat moda mıdır değil midir mevzusunu konuşmak bile abes onun için. Defileden sonra bizi çaya köşke davet etti. “Vural bey sizi Amerika’ya, Brüksel’e göndersek gider misiniz?” dedi. “Neden gitmeyeyim efendim. Tabi giderim.”   dedim. Daha evvelde Mısır’a, Berlin’e, İsrail’e gitmiştim. Bir hafta ya da on beş gün sonra bana Dış İşleri Bakanlığı Kültür Dairesi’nden haber geldi: Washington, Brüksel ve Nato. Ama daha evvel şu var: Avrupa’ya gideceğim ve Türk modasını göstereceğim. Türk modasını göstermek için benim Türk kumaşını yapmam, Türk desenini ön plana çıkarmam lazım. Bu büyük bir akademik çalışmadır. Bir kere öyle bir ülkede, öyle bir şehirde yaşıyoruz ki Anadolu’dan geçen bütün medeniyetlerin mirasçısı biziz. İstanbul’da 3 büyük imparatorluk var: Roma, Bizans ve Osmanlı. Gidin camilere, oradaki desenlere bakın. Gidin kiliselere desenlere bakın. Ben Rüstem Paşa Cami’nin çinilerine kullandım. Emprime olarak yaptım. Ayasofya’dan daha eski olan Bizans döneminden kalma Kariye Camii’nin desenlerini çalıştım. Ayasofya’nın desenlerini çalıştım. Topkapı Sarayı’ndaki bütün padişahların desenlerini çalıştım. Afrodizyas üzerine bir etüdüm var. Afrodizyas biliyorsunuz çok eski bir kent. Bunlar çok büyük emek isteyen ve çok para sarf edilen olaylar. Bu desenler çağdaş modayla nasıl bağdaştırıldı? Onu da bizim geleneksel Osmanlı kumaşları, Bizans ve Roma’yı çok güzel bir harman olarak hazırladım. Arasına Bedri Rahmi’nin ve Jale Yılmabaşar’ın desenlerini de koyaraktan biz hem Washington hem Brüksel’de defile yaptık. Brüksel’de Nato, Ortak Pazar ve Türkiye Büyükelçiliği’nde defilelerimiz oldu. Bürksel’de yer yerinden oynadı. Fotoğraflar çekildi. Her gün televizyona, gazetelere çıkıyoruz. Beni yine bir televizyona davet ettiler. Bir yandan da defilem gösteriliyordu. Muhabir bayan bana “Çok farklı bir şeyler gördük. Biliyoruz ki siz bütün etüdünüz Paris’te yaptınız. Bu algılamalar ve farklılıkların ilhamını Fransa’dan mı alıyorsunuz. Anlayamadık.” dedi. Ben de ona “ Katıksız Türk’üm bir kere. “ dedim. “Siz Türkiye’yi biliyor musunuz? Anadolu’dan geçen bütün medeniyetlerin mirasçısı biziz. Burada gördüğünüz bütün detaylar elbisemin ya bir köşesinde, ya bir yakasında onu harmanladım bunun için değişik bir şey çıktı.” dedim. Türk sanatçısının, mimar olsun, şehircilik planlaması yapan olsun, tekstil yapan olsun hiç dışarıdan bir şey almasına gerek yok. Her şey Türkiye’de var. Mesela Afrodizyas’a mimar gitsin, mimari dehşet. Saç tasarımcısı gitsin, saç tasarımlarının güzelliğini incelesin. Ayakkabı tasarımcısı gitsin. Hepsi Türkiye’de mevcut.

Fransa da geçirdiğiniz eğitim yılları, moda tasarımı bilgilerini oluşturduğunuz ilk senelerde nasıl etkiledi sizi?

Ben her gün Fransa’da bir şeyler öğrendim. Resime meraklıydım. Louvre Müzesi’ne giderdim. Resimlere bakardım. Geziyorum geziyorum, kayboluyorum. Hiçbir şey anlamıyorum. En sonunda dedim ki her hafta gideceksin. Pazar günleri bedavaydı. Her hafta giderdim. Mesela bir Pazar yalnız Roubens’e bakardım. Diğer Pazar Leonardo Da Vinci’nin resimlerine bakar, not alır, etüd eder, üzerinde çalışırdım. Eğer bu kafayla giderseniz alt yapınızı hem teknik açıdan hem de sanatsal açıdan sağlamlaştırırsınız.

 
Örneğin ben Paris’teyken -1962-1968 yılları arasında- Paris’in haute couture ün altın dönemiydi. Ben Académie des Beaux Arts’dan sonra Givency’de bir yıl, Yves Saint Laurent’da bir yıl çalıştım. Sonra dört yıl Jean Patuo’da asistanlık yaptım. O kadar mühim müşterilerimiz vardı ki. Mesela Jean Patuo’da Farah Dibbah müşterimizdi. Akademi mezunu olduğu için çok kültürlü bir kadındı. Yaşam seviyesi de yüksekti. Bilinçli şekilde kıyafetlerini seçerdi. Bu arada Audrey Hepburn müthiş bir kadındı. Kathrine Hepburn de öyle. Şimdi zaten böyle, bu klasta kadınlar yok. O zamanlar sinema aktrislerine bakın. Bir Ava Gardner var mı? Grace Kelly kadar zarif bir kadın var mı? Grace Kelly ayarında bir tane kadın gösterin bana.
Sonra bir de Hollanda geçmişiniz var. Franz Molenar’in artistik direktörü olarak geçirdiğiniz yıllar? Hollanda ve Franz Molenar ile yolunuz nasıl kesişti?

O arada Nina Ricci’de Franz Molenar diye bir asistan vardı. Onunla arkadaşız. “Bir akşam Saint Germen’de bir yemek yiyelim.” dedi. Yemekte “Ben çok büyük bir kapital buldum. Amsterdam’da ilk defa haute couture yapacağım. Şunu da düşündüm ki sen benim direktör artistiğim olur musun? Tasarımlarımı sen yapar mısın?” dedi. Franz Molenar yalnız desen çizebilir. Teknik ve altyapı hiç bilmezdi. “Ben bir altı ay içerisinde Türkiye’ye dönmeye kararlıyım. Amsterdam’a gelmeye hiç niyetim yok.” dedim. “Ya bir dene. Bak meşhur Hollandalı bir mimara yaptırdım. Rijk Museum’un hemen yanında…” dedi. Ama kabul etmedim. Ben Jean Patou’da devam ediyorum. Jean Patou ölmüştü. Jean Patou’nun kızı ve damadı sahibiydi. Baş direktör artistik Michel Goma idi. Ben Michel Goma’nın asistanıydım. Angelo Tarlatzi de ikinci asistanıydı. Madam Frederich’ten randevu aldım. Odasına gittim. “Madam Frederich ben Türkiye’ye dönmek istiyorum.” dedim. “Sen deli misin? Yoruldun. Her şey zaten üstümüze geldi.” dedi. Biz yorulduğumuzda koleksiyondan sonra bizi İsviçre’ye Ascona’ya gönderirlerdi. “Sen yine Ascona’ya git. On beş gün sonra tekrar konuşalım.” dedi. Yok ben gideceğim çıkacağım falan derken öyle kaldı o. Sonra bir gün “ Artık dönüyorsan. Dön.” diye annem geldi. Annem evde. Ben de akşam eve geldim. Çokta güzel siyah mermer üstü ayna olan bir şöminem vardı. Akşamları soğuk havalarda yakardık biz onu. İçeri girdim. Şöminenin sesini duyuyorum ama bir de bir erkek sesi duyuyorum. Annemin karşısında şöminenin önünde Franz Molenar oturuyor. Tekrar gelmiş. Anneme “Ben Vural’a güvenerek bu işe girdim.” diyerek yalvarıyor. Annem “Ne yapmışsın.”  “Anne biz konuştuk ama ben söz vermedim.” dedim. Franz Molenar’la annemin önünde Gidersin gitmezsin bir münakaşa yaptık. “Bir kere Amsterdam’a gel. Anneni de getir. Size Amsterdam’ı gezdireyim. Vereceğim lojmanı göstereyim. Bir sene kal. Bana üç koleksiyon yap. Sonra ne yaparsan yap. ”dedi. Gidelim mi gitmeyelim mi? Ben o arada çok üzülerek ve ağlayarak Jean Patou’ya istifamı verdim. Bana Madam Frederich’in söylediği bir laf vardı: “Kendine çok yazık ediyorsun. Burada kalsan bizim senin için ileride çok güzel emellerimiz var.” demişti. Buymuş kısmet. Bir Cumartesi günü biz annemle Amsterdam’a gittik. Şehirden indim köye. Amsterdam Paris gibi değil. Onun da güzel yönünü buldum. Amsterdam’ı gezdik. Bize dedi ki: “Buraya gelirsen Rijk Museum’un yanında restore ettirilmiş üç katlı bir ev. Burada oturacaksın.” Bir araba ve şoför. Astronomikte bir rakam teklif etti. Üç koleksiyon yapacağım. Ve dokuz aylık bir kontrat yaptık. Paris’teki apartmanımı bıraktım. Amsterdam’a gittim. Annem Türkiye’ye döndü. Ama bir türlü alışamıyordum. O lisan kulağımı tırmalıyordu. İnsanların yemek yemesi bile batıyordu. Mesela en büyük şey her dakika başı verilen kahve ya da çay aralarıydı. Fransa’da öyle kahve arası, çay arası gibi bir hadise yoktu. İnanılmaz bir laubalilik. Artık faşist takmışlardı benim ismimi. Hiç bağdaşamadım Hollandalılarla. Üç koleksiyon yaptım. Paris’e geldik gösterdik. Berlin’de yaptım.

Paris benim için çok büyük bir ekol. Sizin için de öyle. Ben her gün eve giderdim ve 10 yıl boyunca şu soruyu sordum kendime: Ben bugün ne öğrendim. Fransa’da her gün bir şey öğrenilir. Bir gün bir arkadaşıma yemeğe davetliydim. Otelden çıktım, geç kaldım. Metroya gitmeyeyim de taksiye bineyim dedim. Taksi bekliyorum. Bir türlü taksi geçmiyor. 15 dakika oldu. Bir gazete bayii vardı. Gittim bayiye. Gazete bayiindeki adamda bir şeyler yapıyordu. “ Bakar mısınız? Neredeyse yirmi dakikadır buradayım. Neden taksi geçmiyor?” diye sordum. Hiç bakmadı. “Bakar mısınız? Size söylüyorum.” dedim. Adam “Mösyö önce bana bir merhaba demeniz gerekir.” dedi. Bu bence bir şamardır. Bunu bana öğreten bir gazete bayii. Ben çok terbiyeli bir insanımdır. Ama sinirlendim ve adama merhaba bile demeden soru sordum. Adam bana çok güzel tokat attı. Ukala derler Fransızlar için ancak haklılar. Neden ukalalar? Çünkü alt yapıları sapasağlam. Kültür seviyeleri çok üst düzeyde. Fransız İhtilali bütün dünyaya yön vermiş bir ülke. Fransız İhtilalinden sonra Türkiye’deki bütün her şeyin değişmesi var. II.Mahmut’un yaptığı kostüm devrimi 1828 Fransız İhtilali’nden sonra, Mekteb-i Hayriye’yi kurması, kız mektepleri, mühendishane Fransız İhtilali’nden sonra. Mecit döneminde ilk defa kadının sokağa çıkıyor, kadının arabaya biniyor, Tanzimat döneminde neredeyse hiçbir hakkı yokken ata binmeye bile hak kazanıyor. Fransız ukala olmakta haklı. Evet beni o gazete bayindeki adam terbiye etti. Şimdi ben teşekkür ediyorum onu bana söylediği için.

Biz Moda’da da otururduk. Aydın Gün beyefendi Azra hanım ile Moda’ya yan apartmanımıza taşındılar. İstanbul Operası’nı kuruyorlar. Ben de o sıralarda on dört yaşındayım. Hep moda yapmak istiyorum ama utanıyorum. Ailemde çok asker ve doktor var. Bana diyorlar ki “ Sen İtalyan lisesinden sonra ya doktor olacaksın ya mühendis olacaksın.” Aydın bey ve Azra hanım ile çok ahbap olduk. Beni de çok sevdiler. Beni elimden tutup operaya repetisyona götürüyorlardı. Orada ben arkada kostümlere bakıyorum, müzik, ışık. Çıldırıyorum. Ve Tosca’yı sahnelediler. Başrolde Leyla Gencer var. Müthişti. Küçücük bir Osmanlı mekanı ama zevkli. Aydın bey de orayı çok güzel yaptı. Ben daha evvel Ankara’ya giderdim. Halam Ankara’da otururdu. Beni 9-10 yaşlarındayken oradaki operaya götürürdü. Sonra burada başladı. Azra hanım açık havada bir operet oynamıştı.
Paris’e gittim. Sınıfımızda bir sürü arkadaş var. Talebe kontenjanından ucuz bilet alabiliyoruz. Dan adlı İngiliz bir arkadaşımız vardı. O alırdı biletleri. Bu sefer Maria Callas Paris Operası’nda Tosca’yı oynuyor. Gittiğim günde Paris Operası’nın tavanındaki desenler çıkmış. Chagall yapıştırmış ve Tosca’nın prömiyeri ile açılıyor. Biz de 3 franga balkonun en ön sırasını alırdık. Oturduğumuz yerden kostüm, dekor, ışık, oyun gücü bütün hepsini incelerdik. Bu arada yanımızda talebe orkestra şefleri idare ediyorlar. Sopranolar Maria Callas ne yaparsa aynı pantomim gibi onu yapıyorlar. İnanılmazdır yukarısı. Gençliğim böyle geçti. Bunlar çok şey katıyor insana.
Odeon Tiyatrosu’nda çalıştım. Madeleine Renaud ve Jean Louis Barrault düşünün. Hamlet’i oynuyoruz. Sahneye kondu. İnanılmaz bir performans. Kostüm yapıyoruz. Kostüm direktörümüz diyor ki tayt, taytın t’si yok. Yere kadar pelerinler. Bir tek Hamlet’in pelerininin içi beyaz astardı. Geldi kostümler. Kostümlü çıktılar. Olmuyor diyor olmuyor. Ben de daha küçüğüm o zaman. Neyi olmuyor? Yürüyor işte adam diyorum. “Bir pelerinin konuşma dili vardır” dedi. Sinirlendiyseniz pelerini şöyle sallayacaksınız. Neşeliyseniz böyle yapacaksınız. En sonunda bu olmayacak dediler. Garnier’den bir teknisyen geldi. Koskoca Jean Louis Barrault’ya pelerin nasıl taşınır onu öğrettiler.
Sonra ben 5 sene boyunca Türkiye’ye gelmemiştim. Türkiye’ye geldiğimde iki tane kanal vardı. Bir gün zaping yapıyorum. Atatürk çıktı meclisten. Pelerinini salladı, arabaya bindi, birisiyle karşılaştı. Nasıl olabilir bu? Ders mi almıştı?
Ben Türkiye’ye tapıyorum. Ama Paris’in de Fransa’nın da kültür seviyesine hayranım.
Bu arada Silvie Vartan ile buluşmanız ve sanırım onun butiği için çalışmalarınız oldu?

Hollanda’daki vazifem bitmeden hemen önce Paris’e döndüm. Eşyalarımı toplayıp Türkiye’ye döneceğim. Paris’te Madam Destino diye bir sanayici var. Kendisini tanırım. Beni çok mühim bir davet var diyerek akşam yemeğe davet etti. Gittim. “Bak Silvie Vartan burada. Hazır giyim yapmak istiyor. Bir tasarımcı arıyor. Bir koleksiyon hazırlamak istiyor. Sen onun koleksiyonunu hazırlar mısın?” “Ben Türkiye’ye dönüyorum.” dedim. O arada Silvie Vartan’ı getirdiler. Ağzımdan girdiler burnumdan çıktılar. Ben ilk defa ve son defa hazır giyim yaptım. Silvie Vartan’a yaptım. Salon du prêt-à-porter’de gösterdik. Çok beğenildi. Çok özendik.

Bütün bu güzel giden dünyanın moda merkezinde çalışmalarınızdan sonra ülkeye dönmeye karar verdiniz? Halbuki orada da kalabilirdiniz? Sizi buraya yönlendiren neydi?

68 olaylarından sonra Paris’teki Haute Couture işlerinin gerilemesi, ilk haute couture sokağa indi diye Le Monde manşet atmıştı. İlk butiği Christian Dior Avenue Montaigne’de köşede açtı. Daha evvel Christian Dior’a girebilmen için tanıdık olması lazımken artık sokaktan geçen bir insan kapıyı açıp Dior’a girebildi. Aynı şekilde biz de yaptık herkes yaptı. O arada ben de Türkiye’ye döneyim diyorum. Annemle bir anlaşmam vardı. Gidip moda okuyacağım, biraz staj yapıp döneceğim ve burada bir işyeri açacağım. Ama 10 yıldan fazla bir zaman geçmişti. Ve Paris’te karışmaya başlamıştı. Concorde meydanında havuzlar vardı. Havuzlara benzin döküp havuzları yakıyorlardı. Müşterilerimiz de zaten dağılmış vaziyetteydi. Dediğim gibi Hollanda’ya gittim. Oradan döndükten sonra Silvie Vartan ile çalıştım. Silvie Vartan da çok büyük sükse yaptı. Bir koleksiyondu. Para için yaptığım bir şeydi. Ama yaptığım iş beni tatmin etmedi. Sonra Türkiye’ye döndüm. Ve bu işe başladım.

Kıskançlıkların çok yoğun yaşandığı bir sektördesiniz. Bununla nasıl baş ediyorsunuz?

Ben hiç kimseyi kıskanmak istemedim. Ve kıskanmadım. Güzel bir şeyi yapan insanı her zaman takdir ettim. Ben kendi işimle, kendimle hep uğraştım. Problem kendimdi. Hayat boyu hep kendi kendimi sen iyi yaptın mı, kötü yaptın mı diye kritik ettim. Davranışımı, sanatımı, işimi sınadım. Etraf beni hiçbir zaman ilgilendirmedi. Her zaman kendi işim, benliğim ve sanatım. Büyük moda ustaları çok güzel şeyler yapmışlar. Onları takdir ederim ama hiçbir zaman onları taklit etmem. Benim dünyam zaten var. Bir moda tasarımcısı olmak için teknik bilginiz aynı zamanda yaratıcı gücünüzün de olması lazım. Tanrı bana o yaratıcı gücü verdi.
Pişmanlıklarınız oldu mu?

Türkiye’deki şartlara kızdığımda “Niye döndüm. Keşke Madam Frederich’i dinleseydim de Fransa’da kalsaydım.” dediğim oluyor.

Beni en çok takdir eden Fransızlar’dır. Ben kaç sene oldu Türkiye’deyim. Her Fransız elçisi geldiği zaman bana Fransız Sefareti’nde bana defile yaptırır. Fransa’dan bir bakan gelsin sanatçı olarak mutlaka ben oradayım.Fransız Sefareti ilk defa Büyükelçi Mösyö V….. başladık. Biz Paris’ten gelmiştik. İlk eşim Fransız’dı. De Gaulle Paris’in o karışık döneminde fırsat bulup Türkiye’ye geldi. Fransız Sefareti’nde Fransız kolonisine bir kokteyl verildi. Biz de davet edildik. Fransız ile evli olan belki beş Türk vardı. De Gaulle Fransız Sarayı’na girdi.Rahibeler ona dokunmak istiyorlar. Yanında da bir baktık bizim Paris’ten arkadaşımız Cathrine var. Benim ilk eşim Türkoloji eğitimi almıştı. Cathrine eşimin Türkoloji bölümünden sınıf arkadaşıydı. Cathrine De Gaulle’ün tercümanı olarak gelmişti. Biz Cathrine orada derken De Gaulle herkesi itti, itti ve yanıma gelerek : “ Beyefendi Türkiye’de ne yapıyorsunuz?” dedi. Ben de “Efendim ben Türk’üm. Karım Fransız.” dedim. Karımı aldı kolunun altına. Beni de yanı alıp : “İşte Fransız-Türk dostluğu” dedi.
Eski nesil yeni gelen nesli ya küçümser ya da aralarından dâhiler arar. Sizde aynı şeyi düşünüyor musunuz?

Ben yeni gelen moda tasarımcısının perfeksiyonist ve benim gibi olmasını istiyorum. Diyojen gibi arıyorum ama bulamıyorum. Umudumu da kaybetmedim. Mutlaka birisi çıkacak. Çünkü baya hevesliler var. Olay şu: Birazcık ümit beslediğiniz bir talebeniz “ Ben oldum. Ben herkesten daha iyiyim. Ben yaparım.” diyor. Ben merdivenin basamaklarını bütün zorluklarla çıka çıka bir yere geldim. Şimdi merdiveni basamağıyla çıkarak değil de oraya helikopterle inerseniz olmuyor. Şu anda yeni nesilde bu var. Gökten inmek istiyor. Gökten indiğiniz zaman umut yok.
Moda aslında son derece sübjektif sanatlardan biri. Değerlendirmeler sanatçının popülaritesi ile aslında doğrudan orantılı. Bunun sancıları bu meslekte yaşanıyor mu?

Haklısınız. Türkiye’de Konfeksiyoncular Birliği gibi örgütler tarafından tasarım yarışmaları yapılıyor. Üniversiteden çıkan genç yeteneklerden seçimler yapılıyor. Bu örgütlerin kökeni Mahmutpaşa. Tüccar. Kültür seviyesini düşünün ve onların seçtiği jüriyi de. Kim en giyilmeyecek, en saçmasapan, en marjinal, en dekolte bir şey yaparsa ona birinciliği veriyor. O da birdenbire ben neymişim be abi diyor. Çoğu hüsran. Yeni isimlerden çıkan birkaç kişi var. Onlar da kendilerini ilah zannediyorlar. Kimisi bilmem ne prensesini giydiriyorum diyor. Diğeri bilmem ne diyor. Yapsınlar. Gene de umudum var. Ama mutlaka ayağı iyi yere basan birisi olsunlar.Çünkü bu meslekte narsist olmamanız lazım. Bizim moda tasarımcılarının çoğu narsist. Aynaya bakıp “ Ben ne kadar yakışıklıyım” diyor. “Ben ne kadar şıkım.” diyor. Benim aynada kendime çok az bakacak vaktim var. Daha çok benim işim. Bodrum’da deniz kıyısında güzel bir evimiz var. On beş günden fazla kalamıyorum. Çünkü benim didişmem lazım. Benim çalışmam lazım. Çalışmasam ben ölürüm herhalde. Allah bana o gücü versin çalışayım, iş hayatımda iş yaparken öleyim.
Bu işin hep pembe tarafları ön planda gözüküyor. Kara tarafları hiç yok mu?

Moda tasarımcıları Türkiye’de patates tüccarı muamelesi görüyor. Neden? Bürokrasinin getirdiği şeyler yüzünden. Ben bir gün Fransız Sefareti’nde defile yaptım. Büyük salonda defile sonra da yemek. Defileyi yine Afrodizyas Vakfı için yaptım. Yuvarlak masa düzenindeydi. Bir masada Eczacıbaşı var. Meral o masadaydı. Ben de Sakıp Ağa’nın oturduğu masadaydım. Sakıp Ağa “E Vural bey çok güzel şeyler gösterdin. Niye bunlarla daha çok yurt dışına gitmiyorsun.” dedi. “Efendim yurt dışına gitmem için eskiden daha çok beni Ankara Dış İşleri Bakanlığı Kültür Dairesi yollardı. Ama şimdi pek bir şey gelmiyor. Geldiği zaman gideceğim. Dünyanın her yerine de yolladılar. En çok Korutürk’ler ve Demirel’ler zamanı gittim.” dedim. 1968 olaylarından sonra Fransa’da Japon modacılar çıktı ortaya. Japon modacılar çok mu iyi? Moda tarihine altın harflerle geçen bir Japon tasarımcısı çıktı ama hepsi büyük balon. Kim vardı bunların arkalarında?: Japon Hükümeti. Japon elektronik sanayii de finanse etti. Beni kim finanse etti? Benim annemin parası olmasa, mücevherlerini satıp bana vermese ben bu mesleğe başlayamazdım. “Ben bugüne kadar Türk sanayicisinden bir kuruş para görmedim.” dedim. Sakıp Ağa da bana : “ Biz iş adamları modaya gözlerimiz kısık olarak bakıyoruz.” dedi. Hala o gözler açılmadı. Ardından Nejat bey (Eczacıbaşı) çağırdı beni. Kendisi sanat seven müthiş, başka türlü bir insandı. “Vural bey ben parfüm kimya okudum. Neden parfüm yapmıyoruz? Gelin sizinle parfüm yapalım. Güzel bir koku bulalım. Vural Gökçaylı&Eczacıbaşı işbirliği olsun. Dünyanın her yerinde satalım.”dedi. Ama maalesef kısa bir süre sonra öldü. Ben hiçbir yardım alamadım istemedim de. Gururluyumdur, onurluyumdur. Her koleksiyon bana bir servete mal olur. Bazen cebimde bir kuruş para olmaz. Ama güzel bir koleksiyon hazırlarken hiçbir şey düşünmem. Onun güzel olabilmesi için cebimdeki son kuruşa kadar oraya harcarım. Para o anda benim için yok. Güzel bir şey yaratmam, kaça mal olursa olsun onu yapmam gerek. Diyorum size bir külot yapsam çok daha güzel olurdu. Bütün bunlarla çalışmazdım. Yok onu yapayım, yok bilmem batik kumaşı yapayım…Bedri Rahmi’nin desenlerini kumaş yapabilmek için o zaman sabahlara kadar Bedri Rahmi’nin evinde çalışmıştık. Karısı da yardım etti. Kendi de yardım etti.
Müze açmak gibi bir düşünceniz olmaz mıydı?

Allah aşkına Türkiye’de kostüm müzesi açacak o kültür seviyesi var mı? Bir tane Koç’ların var. O da çağdaş değil. Orada da Osmanlı ve etnik kıyafetler var. Koskoca şu metropolde bir tane doğru dürüst bir resim ve heykel müzesi var mı? Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün kurduğu var. Senelerden beri restorasyon dolayısıyla kapalı. Senelerden beri opera kapalı. O kapalı bu kapalı. Atölyemde bazı elbiselerimi kıskanırım satmam. O durur. Yüzlerce elbise var. Onlar ben öldükten sonra ne olacak? Hepsi el yapımı, hepsi heykel gibi çalışılmış. Ama öyle bir teklif yok.
İleriye dönük neler tasarlıyorsunuz?

İşe bugün başlamış gibiyim. Hep planlarım var. Gene yapacağım koleksiyonlarım var. Gezi Parkı’nda gençlerin kız olsun erkek olsun gençlerin güzelliğinden etkilendim. Oradaki kızların güzelliği ve giydikleri şortlar. Kafamda fikirler var. Bizim 68’de Paris’te hazırladığımız koleksiyonumuzu olaylardan dolayı layıkıyla gösterememiştik. 68 olaylarına ithafen o koleksiyonu hazırladım. Çiçek çocukların devamı Taksim’dekiler. Benim çocuklarım oradaki çocuklar.
Biz kışları İstiklal Caddesi’nde Turol Apartmanı’nda oturuyoruz. Ben 5-6 yaşlarındayken dadımız Gülçimen abimle bizi Taksim Parkı’na götürürdü. Taksim Parkı bir cennet bahçesi gibiydi. Her yer Fransa’dan gelmiş geyik heykelleriyle doluydu. Benim ve abimin heykellerin önünde fotoğrafımız vardı. Her Çarşamba şehir orkestrası parktaki köşkte müzik yapılırdı. Parktaki çiçeklere de kimse dokunamazdı çünkü düdüklü bekçiler beklerdi. Anneler, dadılar çocuklarını götürürdü.
Ben senelerden beri tenis oynuyorum. Pazar günü de arabamı çıkarmıyorum. Hilton’a giderken parktan geçiyordum. Son senelerde ben geçemez olmuştum. Çünkü ne kadar gerçek çapulcu varsa orada yatıyordu. Her yer tuvalet gibi olmuş. Pis kokuyor. Korkunçtu. Hatta bir kere de Sayın Topbaş’a Taksim Parkı’nın berbat olduğunu içinden geçerken korktuğumu söylemiştim. “İleride yapacağız efendim.” demişti. Kadir bey söz verdiği zaman yapan bir insan. Sular İdaresi’ni muhteşem bir galeri yaptı. Atatürk Anıtı çöküyordu. Ben senelerce uğraştım. Kendisine de defalarca söyledim. Gerçekten bir uğraştı yaptığım. Mektupta yazdım: “Utanıyorum. Yabancı devlet büyükleri geliyor. Mareşalin kafasından akan kuş pislikleri, alttaki kaidede çöküntüler vardı.” En son İngiliz Sefaretinde yapılan bir kokteylde Kadir beye rastladım. “Kadir bey benim anıt hala yapılmadı.” dedim. “Yapacağız efendim. Tahsisatı bekliyoruz. Şimdi Sarayburnu’ndaki Atatürk Heykeli’ni yapıyorum. Çünkü yağlı boya ile boyamışlar. Şimdi akademiden bir hocaya verdik. Sonra Taksim’deki Atatürk Anıtı’nı da yapacağız.” Bir türlü yapılmıyordu. Ben yine mektuplar yazdım. Hatta Kadir Topbaş’a yazdığım mektup gazetede de yayınlansın diye Haber Türk’e gittim. Bir çıktım gazeteden baktım ki anıt aynı benim dediğim gibi anıt tahta panolarla altıgen şekilde çevrilmiş. Bir de restorasyon firmasına verilmiş. Hemen Haber Türk’e geri döndüm. “ Restorasyon başlamış ama yapan doğru dürüst bir firma mı bir bakın.” dedim. “Vural bey içiniz müsterih olsun. En iyi restorasyon şirketi.” dediler. Kadir bey anıtı pırıl pırıl yaptı. Ben de Kadir beyi nerede görsem ona teşekkür ettim. Keşke Kadir bey o parkı daha evvel yapsaydı. Bütün bu olaylar olmasaydı. Çünkü Türkiye’nin turizm açısından çok büyük kaybı oldu.İş hayatında durma oldu. Beyoğlu’ndaki ticaret hayatı olduğu gibi durdu. Oteller bomboş hala da boş.
Bir gün yine giderken apartmanda oturan 5-6 çocuk daha katıldı bize. Bir dadı daha vardı. Zati Sungur vardı. Pelerinli resimleri vardı. Onlara bakıyordum. Bizim Gülçimen beni çocukların arasında unuttu orada. Ben de avazım çıktığı kadar ağlamaya başladım. Beni gri tayyörlü, tüylü şapkalı bir hanım tuttu trafik polisine götürdü. O arada Gülçimen fark etmiş koşarak geldi. “Çocuk benim. Ben unuttum. Kusura bakmayın. ” dedi. Gülçimen beni “ Eve gittiğimizde sakın annene bir şey söyleme.” diye tembihledi. Ama ben yemeğe oturur oturmaz “Anne çok şık bir kadın beni buldu. Şapkasında da tüyler vardı.” söyledim anneme.
Kreasyonlarınızı evinizde mi tasarlarsınız? Nerede nasıl çalışırsınız?

Salonumun köşesindeki bürom, Bodrum’daki çalışma odam, atölyemdeki çalışma odam, Mozart ve Bach.Beni başka yere götürür. Çılgındır Mozart. Bazen hiçbir şey yapamam. Hiçbir şey çizemem. Bazen öyle bir şey gelir. Hiç kimseyi istemem yanımda. Meral bilir onu. Yukarı kaçar. Ben Mozart ve Bach ‘ımla beraber çok güzel şeyler yaratırım. Onlar bana yardım eder, hakikaten beni tedavi eder. Mozart benim için çılgın bir deli. Bach apayrı. Sinirlendiğim zaman da, mutlu olduğum zamanda ben onları dinlerim.
Bu arada Vural Gökçaylı oldukça sivri dilli bir eleştirmen. Çok büyük modacıları acımasızca eleştirir. Ve bunun için de hatırı sayılır şekilde eleştirilir. Ama her şeyden önce serde açık sözlülük var ve sivri dilli bir eleştirme cesareti. Bu özelliğiniz konusunda ne söylemek istersiniz?

Haksız kimseyi eleştirmem. Haksız eleştirilen insana da arka çıkarım. Dediğim gibi herkes eleştirdi o sıralar Tayyip Beyi. Ben Tayyip beyin partisinden de değilim. Ama dedim ki kırk yılda ilk defa Bab-ı Ali’den olmayan biri herkesin önünde “one minute” dedi alkışladık. Bazı şeylerde haksızlığa dayanamam. Ama bir moda tasarımcısı iyi bir kreatif yönü olmadan kötü bir şey yaparsa eleştiririm. Tiyatroya gittiğim zaman eleştiririm. Kostümleri, ışığı, dekoru eleştiririm.
Bir de üniversitede hocalık var. Yetişen genç nesile bilgilerinizi aktarıyorsunuz. Görüyoruz ki farklı bir yeni nesil geliyor arkamızdan. Yaratıcı, mizah duygusuna sahip, çok şeyi sanki bakmadan bilen, hayatı hafife alıyor derken bir de bakıyorsun ölesiye sahip olmak istedikleri değerlerin arkasında. Bu yeni nesille kaynaşıyorsunuz. Ne düşünüyorsunuz bu yeni nesil hakkında? Gözlemleriniz ne?

Bir moda tasarımcısının bütün sanat dallarının en ufak detayına kadar inmesi gerek. Talebelerime her dakika bunu söylüyorum. Bu yoksa hiçbir zaman iyi bir tasarımcı olamazsınız.

Tabi bunlar her şeye masumane başlayan çocuklar. Sonra onların aralarına provakatörler girdi. Onları katmıyorum bu işin içine. Ben işten çıkıp ne oluyor diye merak ediyordum. 68 kuşağı olduğum için Gezi Parkı’na uğruyordum. Gençlerle de konuşuyorum. Onların istediği aynen Fransa’da başladığı gibi küçük özgürlükler, Gezi Parkı’nın Gezi Parkı gibi kalması, kışlayı istememeleri. Bir gün yine gittim. Baktım bir polis arabası ve otobüs yanıyor. Genç bir çifte “Çocuklar ben hep geliyorum buraya. Hepinizi tebrik ederim ama bunu siz mi yaptınız? Kim yaptı bunu? ” diye sordum. “Bizim gruptan değil. Aramıza birileri giriyor. Polis arabasını onlar yaktı.” dediler. Bu çocuklar onu yapmadı. O şiddeti o çocuklar yapmadı. Bu çocuklar şefkat istedi. Başlarının okşanmasını istedi. Bir tanesi omzuma yaslandı ağlamaya başladı. (Burada gözleri dolar) O bir şey istemiyordu. Ama gözümün önünde suratına gaz sıktılar birçoğunun. Bir gün Meral’le evde oturduk. İçkimizi içiyoruz. Lanet olsun nereden döndüm diyorum. Pencereler de açık. Saat 8 civarı. Bir gaz girdi içeri. Meral gözlerini açamıyor. Ben nefes alamıyorum. Evimizin önündeki yol kapalı. Çıkamıyoruz dışarı.

Neden orada Osmanlı kalesi? Tuğlası bile yok, temeli bile yok. Doğru dürüst resmi yok. Plan yok. Hangi plan üzerine yapacaksınız. Ben de Zanoro’nun orduya para toplansın diye mendil üzerine yapmış olduğu bir resim var. İstanbul hanımefendilerine bu mendili satmışlar. Ben bunu almıştım. Mendilin üzerindeki resimde arkada görünen Taksim Kışlası. Bu bir Osmanlı mimarisi değil. Dejenere, rokoko, biraz ezgisi olan, 31 olaylarının geçtiği, içinde bir camisi olan Taksim Kışlası. Sonradan yıkılmış. Orası yeşil saha olmuş. Düşünün şimdi ki Ceylan Oteli de yok. Tek katlı bir İstanbul Belediye Gazinosu vardır. Karşı tarafta dağcılık kulübü var. Arkada Hilton Oteli yok. Şehir nefes alsın diye Maçka Parkı’na kadar yeşil saha. İlk Hilton yapıldı. Ardından Ceylan Oteli ve Hyatt Regency yapıldı. Ama diğer taraftan III.Selim’in başladığı, II.Mahmut’un bitirdiği Rami kışlası var. Hal deposu olarak kullanılıyor. 1960 senesinde askerler orayı boşaltmışlar. O kadar güzel tarihi bir binayı kültür merkezi yap, sanat merkezi yap ama şurayı yeşil bırak bana.

Ama tek bir şey var. Eugene Delacroix resimleri gibi orada ellerinde Türk bayraklarıyla Türk kızları var. Orada öyle tablolar gördüm ki. Bizim dönemimizde vatan, bayrak ve Atatürk mühimdi. Ben son dönemlerde o gençliği kaybettiğimi zannediyordum. Taksim Parkı’nda buldum. Tayyip beyi de takdir ettim her zaman. Ama bir baba ne kadar otoriter ve çocuğunu döverse ne kadar iyi olursa olsun o babadan çocuklar nefret eder. Çocukların istediği iyi bir söz ve şefkatti. Başka bir şey değildi.

En mutlu olduğunuz, kendinizi en rahat hissettiğiniz hayatınızın hangi evresi?

İş hayatına girdikten sonra rahat yok aslında. En rahat olduğum dönemler Paris’te Jean Patou’da asistan olduğum dönemlerdi. Parasal durumu düşünmüyorsunuz. Nasıl olsa ay sonunda bir aylık alıyorsunuz. Ama iş hayatında öyle değil. İş hayatında devamlı bir mücadele vermeniz lazım. Tatile gidiyorsunuz “İstanbul’a gideceğim. Ödemeler var. Onu yapacağım. Şunu yapacağım.” diye düşünüyorsunuz. Tam rahat olamıyorsunuz. Ben işyerime gidiyorum. Temizleyici kadın var: Bak orasının tozu iyi alınmamış, çiçekler iyi konulmamış diye başlıyorsunuz. Derken o müşteri geliyor. Diğer müşteri gidiyor. Onunla konuş, bununla pazarlık yap. Muhasebeci geliyor. Para istiyor. Kapı çalıyor. Birisi çöp bilmem ne parası istiyor. Bir kreatör olarak benim bunu yapmamam lazım. Benim bunları yapmamam için de arkamda sponsorumun olması lazım. Yves Saint Laurent’ın sponsoru vardı. Paris’teki bütün büyük atölyeler anonim şirkettir. Dior dahil %30’u Dior’un geri kalanı sponsorlara aittir. İlk Givenchy’e yaptılar. Fransa’da sol hükümetler başa geçtikten sonra Givenchy satıldı. Satın alanlar Muhteşem Givenchy’e son bir koleksiyon yaptırdılar. Teşekkür ettiler ve kapının önüne koydular. İsmi Givenchy olarak kaldı ama kendi dışarıda. Givenchy çok sağlam. Paris’in dışında şatosu var. Çalışmak içinde Moskova’ya gitti. Bolshoi’da Golden Age’i sahneye koydular. Kostümlerini o yaptı. Yves Saint Laurent’a aynı şeyi yaptılar ama o kabul edemedi. O hastalandı. O’nun yerine Tom Ford’u aldılar. Tom Ford endüstriyel bir tasarımcı. Endüstriyel tasarımcı başka, sanatsal yönü olan tasarımcı başka. Yaratıcı gücü olan Yves Saint Laurent. Yves Saint Laurent’a gazeteciler soruyor: “Sizin yerinize Amerikalı Tom Frod u aldılar.Ne düşünüyorsunuz?”. Yves Saint Laurent’in ölüm döşeğinde söylediği şey şu: “Benim yerime o Amerikalı çobanı mı aldılar!” Dior aynı şekilde oldu. Kreatif olay Fransa’da da aynı şey değil şimdi.O büyük maisonlarda şimdi ne idüğü belirsiz bir sürü tasarımcı var. Kim bunlar ? En fazla konuşulan Dior’da John Galiano çıktı. John Galiano da “Giyilmeyecek sanatsal ama çok düşündürücü bir şeyler yaptı. Yani şimdi öyle bir tasarımcı da görmüyorum Paris’te.
Mesleğinizde hayal kırıklığına uğradığınız anlar oldu mu?

Çok güvendiğiniz, yanınızda çalışan birisiyle ilgili hayal kırıklığı olabilir. Çok sadık bir müşterinizin sizi arkanızdan vurduğu olabilir.
Mesela çok tanınmış bir ailenin oğlu bende staj yapmaya girdi. Biz de onu oğlumuz gibi sevdik. Her şeyi açtık. Öğrettik, öğretmeye gayret ettik. Ama zaten bir meslek bir sene içinde öğrenilmez. O arada ben Almanya’ya gidiyorum. Atölyede bütün düzen var. Sekreterim, asistanım her şey var. Ben yokken benim işçilerimi ayart, müşteri defterimi al, hepsinin kopyasını çek. Git ileride bir atölye aç. Bu dünyanın neresinde var? Benim İngiliz arkadaşım var. 18 yaşında Paris’te tanımışım. Hala en samimi arkadaşım. Fransız arkadaşlarım var. Paris’te tanımışım. Güvenirim. En iyi arkadaşım. Ama Türkiye’de güvenemiyorsunuz. Siz bütün kalbinizi açıyorsunuz arkadaşınız Türk ama bir düşünüyorsunuz Fransız arkadaşım daha sadık bana.
Hedeflediğiniz kreasyonlar hedeflediğiniz gibi çıkmazlarsa?

O yaratıcı gücümü kaybedersem hüsrana uğrarım. Artık çalışamam. Ama Tanrı o gücü bana veriyor ve O’nun yardımıyla yaratabiliyorum hala. Onu kaybedersem herhalde benim için katastrop bir şey olur. Delirebilirim. İntihar edebilirim. Yapamazsam benim için bitti. Her şey bitti. Yaşamaya gerek yok.
Kimse politik görüşünüzü size sormuş muydu?

Ben doğduğum zaman İsmet Paşa reis-i cumhurdu. Benim bir dedem asker.3.Ordu kumandanlığı yapmış. Annemin babası ise mühendis. Asker disiplini ile yetiştik. Dedem Osmanlı kumandanı olmasına ve Malta’ya esir düşmesine rağmen Atatürkçü’ydü. Laik ve demokratikti. Ben Moda İlkokulu’na giderdim.Moda İlkokulu’nda Yahudi çocukta vardı, ermeni çocukta vardı, rumda vardı. Sabah çıkarken dedem “ Sakın ekalliyetten olan arkadaşlarına dinini ve kimliğini sorma.” derdi. Biz böyle bir terbiye aldık. Bayrak, Atatürk ve laiklik ilkeleri benim için önemli. Hangi partiden olursa olsun bu ilkelerden sapmıyorsa benim için başımın tacı.Ben o parti, bu parti diye tutmuyorum. Mesela herkes Tayyip beyi Davos’ta “One minute” dediği zaman eleştirdiği sırada takdir etmiştim. Bir de bir Türk hayır desin. Haklıydı da. Tayyip bey ilk Davos’a gittiği zaman. Benim İstanbul koleksiyonunu götürdü. Bize teklif geldi. O zaman eşim rahatsızdı. Biz gidemedik.Ama ben koleksiyonumu verdim. Benim hiçbir sorunum yok.
Dışarıdan bakıldığında moda ve Türkiye’nin siyaseti çelişkili ,menfi ya da müspet bakış açıları oluştuğunu gözlemliyoruz.Şu andaki yönetimi ya da muhalefeti (ve onların kültür politikasını)değerlendirir misiniz?

Ben Paris’teyken Kültür Bakanı Andre Malraux idi. Andre Malraux sanatçılarını kucaklardı. O dönem en iyi şarkıcılar Paris’te yetişti. Paris Operası başka bir şeydi. Odeon Tiyatrosu mabetti. Bunların hepsinin arkasında De Gaulle ve Andre Malraux vardı. Moda tasarımcıların, heykeltıraşlar, baletler Elysee Sarayı’na davet edilir, nişan verilirdi.Siz Paris Operası’nda çalıştınız, biliyorsunuz. Burada senelerdir mesela Kültür Merkezi nasıl kapalı olabilir?
Yerel sanatlara değil de batı sanatlarına karşı mı bir duruş var sizce?

Bakın ben geleneksel, etnik giyisilere bayılıyorum. Türkolog Katia Granoff benim çok yakın dostumdu. Sabiha Tansuğ da. Katia Granoff Salzburg Üniversitesi Türkoloji bölümünün başındaydı. Her sene Türkiye’ye gelirdi. Anadolu’ya giderdi. Onları etüd etmek için yörüklerin çadırlarında kalırdı. Bir gün filme almış İstanbul’a heyecanla geldi. Türkmen köylüleri tiyatro oynuyordu. Bir at kafası takmış. Arkasına da kuyruk takmış. Karşısındaki de yine maske takmış. Anadolu kültüründe var bu. Oradan geçen bütün medeniyetlerin hamuru. Özümüzde sanat var. Afrodizyas’ta bir usta vardı. Öldü şimdi. Her türlü çamurdan inanılmaz heykeller yapıyor. Oradaki heykellerin kopyasını yapabiliyor. Okuma yazma bilmiyor. “Kimden öğrendin?” diye sordum. Hiç kimseden öğrenmedim diyor. Çocuğu da ,torunu da toprak çalışıyor. Sanat toprağımızda var. Müzikte var, dansta var. Emre Aracı’nın kitaplarını okuyun, okutturun. Dolmabahçe Sarayı’nın karşısında stadyumun orada Abdülmecit Efendi Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırırken oraya da opera binası yaptırmış. Abdülhamit’in Yıldız Sarayı’nın içinde opera binası var. Franz Liszt’i getirip orada konser verdirmiş.
Peki bugün batı sanatlarıyla ilgili neden değişti bu?

Batı sanatlarında kabil olsa her şey değişecek. Moda da değişecek. Ama Türkiye’de kurulan laik bir düzen var. İlk yanan ve yıkılan bina bu opera binası. İllüstrasyon dergisinin baş kapağında Boğaz’da Opera diye Abdülmecit’in resmi var. Locasında oturuyor, önünde veliahtlar var. Yanında Fransız Sefiresi, diğer yanında da İngiliz Sefiresi. Yazar diyor ki zaman zaman padişah operadaki sahneleri veliahtlara izah ediyor. Çünkü Sultan Reşad, Sultan Murat hepsi klasik müzikle ilgilenmiş ve keman çalmışlar. En gerici dediğimiz padişahımız Abdülhamit bile Yıldız Sarayı’na bütün sanatçıları getirmiş. Tanzimat ve Meşrutiyet var. Başka arap ülkelerinde böyle bir alt yapı yok. Bizde batılılaşan bir Osmanlı var. II.Mahmut’un kurduğu Mekteb-i Harbiye. O Mekteb-i Harbiye’yi II.Mahmut kurmasaydı onu içinden muhteşem Mustafa Kemal çıkabilir miydi? II.Mahmut 1828’de kıyafet devrimi yaptı. Dünyanın hiçbir yerinde iki kıyafet devrimi yok. Kendisi öyle giyiniyor. Ondan sonra halk giyinmeye başlıyor. Tahta geleneksel giysileriyle çıkar tahta. Annesi üvey annesidir. Fransız’dır : Aimee du Buc De Rivery – Nakşıdil. Paris’e taç giyme merasimine gelmiştir. Martinique’ye dönerken Cezayirliler tutsak etmiştir. Cezayir beylerbeyi esir pazarından kendine satın almıştır. Sonra padişahımıza layıktır diye İstanbul’a yollar. I. Abdulhamit hasta ve yorgundur. O’na bakmaz bile. Ama Selim gördüğü an aşık olur. Başkadın efendileri sarayda. I.Abdulhamit öldükten sonra Selim padişah olur. Selim’in çocuğu olmadığı için II.Mahmut veliahttır. Aimee du Buc de Rivery bütün batı alt yapısını ve kültürünü öğretmiştir. Tanrı yollamıştır Aimee du Buc de Rivery’i. Abdulmecit Efendi’de tahttayken de yine büyük valide sultandır. II.Mahmut tahta çıktığı zaman on yedi yaşındadır. Anne Nakşıdil’dir. Topkapı Sarayı’nda aynanın önünde yeni giysilerini giymiştir: Kırmızı pantolon, III.Napolyon gibi ceket, başında peluşlu şapkası.Nakşıdil girer odaya : “Bu ne giysi. Dışarıda ulema, bütün asker seni bekliyor. Sen bu giysiylerle mi çıkacaksın?” der. O da annesine “ Ana zamanı gelmiştir. Benim atalarım Orta Asya’dan geldiği zaman pantolonla geldiler Anadolu’ya.” karşılığını verir. Dünyada ilk defa pantolon ve ceketi giyen İskit Türkleri’dir. Neden? Savaşmak için.Çin ordusunu savaşarak neden yenmiştir Türkler? Çünkü pratik giysi giymiştir. Atına hemen oturur. Çinli o entarilerini toplayana kadar zaten Türk onun kafasını kesip atıyordu. Türkler Orta Asya’dan pantolon-ceketle geldi. İslamiyeti kabul ettikten sonra Arabize olan giysileri görüyoruz. Bunu biz bilmiyoruz. Araplar da bilmiyor. Biz Ural Altayik bir ırkız. Bizim Arap ile uzaktan yakından ırk olarak hiçbir akrabalığımız yok. Bizim akrabalarımız Finlandiyalılar ve Macarlar’dı. Türkler Orta Asya’dan geldiğinde şamandı. Kriz zoruyla İslamlaştırıldı. 11.asırda Müslüman oldu. Sonra Araplar çok iyi savaştıkları için Müslüman olmayanları önde kullandılar. Yani bizim Araplarla hiçbir ilişkimiz yok. Şimdi Paris’e gidersiniz “Sizin dininiz İslam e tabi siz de biraz Arap’sınız yani” dediğinde bir tane tokat at. Bütün mücadelem Arap olmadığımızı anlatmak. Osmanlı hiçbir zaman şeriat ile yönetilmemiş. Şamanlık Osmanlı’da kalmış. Bu çok mühim.

Fatih Bizans’ı aldıktan sonra hem giysisi hem de islam giysisi sentezi var. Ama II.Mahmut gerçekten bilmeden Cumhuriyet’in altyapısını Fransız İhtilali’nden sonra oluşturmuştur. Çünkü hepsini Topkapı Sarayı’ndan sonra takip ediyorlar. Napolyon 1879’da İhtilali yapıyor. İlk İnsan Hakları Beyannamesi’ni kendi el yazısıyla yazıyor: Egalite, Fraternite, kadın hakları. Kadın miras alamıyordu. Engizisyona savaş açıyor. Engizisyonu kaldırıyor. Fransa’daki engizisyonu kaldırdığı gibi İspanya’daki engizisyonu da kaldırıyor.
Tasarımcı olarak kendini ispat edebilmenin yolu ya kendin gibi olup sanatsal çalışmada kalmak ya da trendlere bakıp ticari düşünceden uzaklaşmadan mesleğinde yukarı çıkmaya çalışmak olduğunu düşüyorum. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Ticari tarafıyla sanatsal tarafın sentez olması lazım ki ayakta durabilesiniz. Kazanıyorsunuz. Bu tarafta koleksiyon hazırlarken kazandığınız parayı harcıyorsunuz. Makasla kesiyorsunuz paranızı. Kumaş yapıyorsunuz, model yapıyorsunuz, kreasyon yapıyorsunuz. Tekrar bekliyorsunuz ki o para yeniden geri gelsin diye. Hep risk, hep heyecan.
Koleksiyon yaratırken siz kendinize bir süreç koyuyor musunuz?

Koleksiyon yaparken hiç müşteri görmek istemem. Tek hedeflediğim kaça mal olursa olsun yaratabileceğim koleksiyonun güzel olmasıdır. Bir tek ona konsantre olmam gerektiğine inandım. Para öteki tarafta. Ve hala da aynı heyecanla onu yapıyorum. Zaten ben iş yerimi bugün açmış gibi işe giderim.
Bir Tanrı inancınız var mı?

Ben pratisyen bir Müslüman değilim. Ama Allah’a inanırım. Her gün de Allah’ıma şükrederim. Benim için bütün dinler birdir. Zaten hepsi birbirine aşağı yukarı benziyor. Hepsi de peygamberimiz. Kilisede de dua edebilirim, sinagogtada bunu yapabilirim, camide de bunu yapabilirim. Bakın beni koruyan Meryem Ana’m var. Her gün çiçek koyarım oraya. Önünde de giderim duamı ederim.Her şeyden evvel “ce la qosiayans”  eğer “qonsiyans” hissiniz yoksa kaybolup gidersiniz. Qonsiyans benim için çok mühim. Benim babam ben iki yaşındayken ölmüş. Ruslar Aşkale’yi işgal ettikleri sırada oraya mühimmat götürürlerken araba kazasında şehit olmuş. Biz hep Moda’da dedemle oturduk. Dedem 80 yaşındaydı ve askerdi. Sakallı, uzun saçlı, mavi gözlü muhteşem bir adamdı. Disiplini vardı. Ama onun yanında dedem şiir, edebiyat, dinle ilgilenirdi. Çarşamba günleri şairler, sanatçılar, Kadıköy metropolü, Ermeni Patriği kim varsa bizim eve gelirdi. Bir misafir odası vardı. Orada din, müzik vs. tartışılırdı. Ben de küçüğüm. Büyük bir kanepe vardı. Arkasından Rıza Tevfik Bey geldi. Rıza Tevfik Bey’in de saçları, sakalları uzun ve mavi gözlüydü. Ben küçükken onu öyle gördüğümde Allah geldi zannettim. Dedem dini çok iyi anlatabilirdi. Çünkü dedem Pascal’da okur Descartes da okur ama aynı zamanda Kur-anı Kerim’de okurdu. Bir kadın dedeme “Ekmek atmak günah mıdır?” diye bir soru sormuştu. Dedemin yanıtını hiç unutmuyorum: “Bak kızım. Ekmek kutsal bir yiyecektir. Ekmeği boşu boşuna atmak günahtır. Ama kurtlanmışsa, küflenmişse, kendin yiyemediğin gibi bir hayvana da yediremiyorsan toprağa terk etmekten başka çare yok zaten sen de toprak olacaksın.” demişti. Biz böyle bir din kültürü ile büyüdük. Hep bir kıyaslama ve mantık üzerine bir din eğitimi.
Hayat hep Fransa’da insanı terbiye eder ya. Biz Michelle ile çıkıyoruz. Evlenmeye karar verdik. Michelle de beni abisi ile tanıştırmak istiyor. Abisi de Parovasın başı. Hukuk fakültesinde okumuş, sonra kiliseye intisap etmiş. Bir parovasın başında yanında da bilmem kaç tane papaz var. Bizi bir Pazar günü öğle yemeğine davet etti. 24 yaşındayım. Abisi de muhteşem bir adam. Büyük bir masada belki bir 20 kişi oturuyoruz.Çok güzel bir et geldi. Birden bire 24 yaşında aptal bir çocuk bir papaza sorulmayacak bir soru sordu : “Rone” dedim. “Siz müsbet bir ilim okumuş ve hukuk fakültesini bitirmiş biri olarak kiliseye intisap ettiniz ama peki Meryem’i Allah’ın karısı İsa’yı da onların çocukları olarak mantıken nasıl kabul ediyorsunuz?” derken bütün çatal bıçaklar düştü. Rone önce bir kızardı. Sinirlendi belki. Ama öyle zarif bir adamdı ki : “ FRANSIZCAA……” dedi. O kadar. Çok seviştik, evleneceğiz. Abisine telefon ediyor Michelle. Çünkü yeni bir kanun çıktı. Kilisede evlenebiliyoruz. O kendi dininde kalıyor, ben kendi dinimde kalabiliyorum. Abisi telefonda “Vural’ı üzme. Siz gidin 16.bölgede evlenin. Nikaha geleceğim.” dedi. Ve rahip elbisesi olmadan geldi. Sonradan öğreniyorum ki kilisede evlenseydim çocuklar otomatikman Katolik olurmuş.

Biz Rone’ye kiliseye giderdik. Gençleri alır paten kayardı. Buz kayağına giderdi. Kilisede dans müsabakası yaptırırdı. Öcü değildi. Aslında insanları sevmesini bilmek bir sanat.

    Zarafet Ölmedi ,görgüsüzlük tavan yaptı .

    Haute Couture’un duayeni Vural Gökçaylı’nın konuğu olduk. Zarafetin yerini görgüsüzlüğün aldığından yakınan ünlü tasarımcı, artık Oscar töreninde bile haute-couture giyilmediğinden şikâyetçi.

    Çeşitli röportajlarınızda moda tasarımı konusunda Türkiye’nin iyi bir yerlerde olduğunu ya da çok geliştiğini söylüyorsunuz? Oysa biliyoruz ki moda deyince pek akla gelen bir ülke değil Türkiye. Bu iddiayı neye dayandırıyorsunuz? Çok iddialı cümleler değil mi bunlar?

    Ben 18 seneden beri Yeditepe Üniversitesi’nde moda ve kostüm tarihi dersi veriyorum. Ve bu kadar zamandır talebelerimin arasında jenial bir yetenek çıkmadı. Ona üzülüyorum. Çünkü üniversite diploması almak için üniversiteye kayıt oluyorlar. İçlerinden bir – iki tane çıkarsa benim için ne mutlu. Her türlü bilgiyi, teknik detayı aktarmaya gayret etsem de haftada bir gün gidiyorum.

    Şimdi bir dans etmek var bir de dans etmek var. İkisinin arasında bir fark var. Haute Couture ile prêt-à-porter (hazır giyim) siyahla beyaz kadar farklı bir hadise. Türkiye’de birkaç eski ustanın yanında yeni moda tasarımcıları –ki kendilerine moda tasarımcısı diyorlar- haute couture tarzında değil daha çok hazır giyime yönelik çalışma yapıyorlar. Yani Paris Operası’nda değil de çadır tiyatrosunda çalışır tarzda bir hadise. Haute couture ileride Türkiye’de ne olur onu bilemiyorum. Çünkü arkadan gelen yeni neslin çok iyi, alt yapısı sağlam olduğunu görmüyorum.

    Yurtdışında tanınabilecek birkaç moda tasarımcısı var. Ama birkaç. Ben Amerika’ya gittim, Osmanlı modeli gösterdim deyip kıyafetin bir köşesine tuğra koyup Osmanlı modeli yaptım demek abes. Şimdi kocalarının desteğiyle iş yerleri açıp kendilerine modacıyım diyen hanım modacılar var. Alaylı bunların bir çoğu. Atölyeler açıyorlar. Müşteri de bulabiliyorlar. Çünkü anlayan kitle azalmış vaziyette. Gidiyor bir elbiseyi beğeniyor. Orası kötü yapılmış burası şöyle olmuş farkında bile değil. Onu alabiliyor. Örneğin Türkiye’de hala iyi aileler gelinliklerini diktirir. Gelinlik bir gelenektir, diktirilir. Şimdi yeni moda çıktı. Amerika’dan, İtalya’dan, Fransa’dan gelen, kumaş kalitesi çok iyi olmayan, ucuz, biraz da pırıltı ve dekolteye sahip gelinlikler giyiyorlar. Bir de moda günleri yapıyorlar. Moda Günleri değil bu. Fransa’daki Salon du prêt-à-porter gibi hazır giyim günleri olması lazım. Bunlar moda günleri deyip konfeksiyon tarzı çalışan yeni modacıları ön planda lanse ediyorlar. Başında söylediğim gibi siyahla beyaz olay.

    Zarafet öldü diyebilir miyiz?

    Zerafet ölmedi görgüsüzlük çıktı. Benim Paris’te olduğum senelerde Amerika’da Oscar törenleri olduğunda törene Elizabeth Taylor, Rita Hayworth gibi en büyük star isimler katılırdı. Bunların hepsi haute couture giyisiler giyerler. En iyi mücevherlerini takarlar. En iyi kuaföre Alexandre’a giderler. Alexandre’ı Amerika’ya götürürler. Bunlar üst düzey ve öyle alışmışlar. Şimdi bakın. Hazır giyim bir askılı tuvalet , arkada bir tane kuyruk, biraz da pırıltı oldu mu Oscar törenine çıkıyor. O zaman öyle miydi? Mesela Grace Kelly Christian Dior’dan giyinirdi. Audrey Hepburn Givenchy’nindi.

    Şu anda da giyiniyorlar? Giyinmiyorlar mı?

    Hayır. Bir tane haute couture giyinen yok. Paris haute couture’den eğer Dior marka alıyorsa hazır giyim seçiyor. Hazır giyimde zaten Hindistan’da ya da Çin’de dikiliyor. Çünkü Paris’te el işçiliği o kadar pahalı ki Çin’de ve Hindistan’da atölyeler kurdular, şeflerini oraya yolladılar. Orada , hijyen olmayan şartlarda dikiliyor. Türkiye’de de satılan Paris’ten ya da İtalya’dan gelen büyük markaların hepsi Çin’de ve Hindistan’da dikiliyor.

    1968 OLAYLARI

    1968 olayları Paris’te hazır giyimin doğuşu oldu. Da Gaulle ‘ün 1967’de Kanada’ya gitmesi ve o meşhur gafı yapması : “Yaşasın hür Quebec”, Paris’e döndükten sonra Johnson’un ona ültümatom vermesi, benzer ültümatomu Kıbrıs olaylarında Johnson İsmet Paşa’ya verdiğinde İsmet Paşa’ nın cevabı şu oldu: “ Dünya haritası değişir. Türkiye o haritada yerini bulur.” De Gaulle onu demedi ama Amerika’yı da, Nato’yu da istemiyorum. İkinci Dünya savaşından beri yeter.” Dedi ve onları kovdu. Altı ay mühlet verdi. Ben de tam Nato binasının karşısında oturuyordum. Nato binasının dışında Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bir tablosu vardı. “Eyvah Nato Brüksel’e taşınacak. O tablo ne olacak? “diye beni bir telaş aldı. Ama onu çok güzel bir şekilde söktüler. Ve Brüksel’e götürdüler.

    Türkiye gerçek anlamda bir moda ülkesi haline gelebilir mi? Yani moda deyince akla Türkiye gelebilir mi? Nasıl adımlar atılması gerek bunu için? Size göre bu nasıl gerçekleşebilir?

    Bir kere şunu tahlil edelim. Moda güzel sanatların bir dalı mıdır? Fransa’da moda güzel sanatların bir dalı sayılır ve senelerden beri üniversitelerde okutulur. Türkiye’de akademide moda bölümü bir dönem açılmış. 1946’da gereksiz bulunarak kapatılmış. Birkaç mezun vermiş. Daha sonra modayı güzel sanatların içinde ancak 15-20 senedir görmeye başladık. Üniversitelerde moda bölümü açıldı ve okutuluyor. Yeterli mi? Bence değil.

    Sebebi nedir?

    Ben moda bölümündeki hocaları eğitmen olarak çok fazla yetenekli bulmuyorum. Bir moda tasarımcısının yavaş yavaş yükselmesi için bir mutfağın en alt kademelerinde bil fiil çalışması lazım. Üniversitelerdeki hocaların çoğu moda tasarımcısı değil. Okumuşlar. Ama bir büyük atölyede bilfiil çalışmışlar mı? Ben eğitimimden sonra en büyük atölyelerde işin mutfağından başlayıp en yüksek tepeye kadar çıktım.

    Bir şey anlatayım size: Türkiye’deki Hilton otellerinin yöneticisi İstanbul’a yeni tayin oldu. “Ben hepinizi İstanbul Rotary Kulüpten tanıyorum. Çünkü ben İstanbul’da okudum. Otelcilik yaptım. Sonra ekonomi okudum. Stajımı burada yaptım. Mutfakta soğan soydum. Yukarıda komilik yaptım. Sonra paspas yaptım. Resepsiyonda çalıştım. Resepsiyonda çalıştıktan sonra yiyecek-içecek müdürü oldum. Almanya’ya tayin oldum. Almanya’dan Amerika’ya gittim. Amerika’da şu kadar yıl kaldım. Sonra bana Türkiye’yi verdiler.” dedi. Bir moda tasarımcısının aynı şekilde bütün bu aşamalardan geçmesi şart. Benim yanımda şu kadar işçi çalışıyor. Bir şeyi dikerken , yaparken “Hayır sen yanlış yapıyorsun.” Demem lazım. Eğer onu bilmiyorsan o zaman atölyeyi açma. Şimdi yeni açılan bütün atölyelerde gündelikçi kalitesinde prömiyerler var. Güya onlar atölye şefleri. Kendi ne biliyor ki yanındaki işçiye ne öğretecek. O kadar kötü bir gidiş var ki.

    Öncelikle bunların oturması lazım moda ülkesi haline gelebilmek için değil mi?

    1968’de ben Paris’ten geldiğim sene büyük ustalar vardı. Mesela Cemal Gülün, Madam Sara, Mösyö Maksud gibi. Bunlar bir moda tasarımcısı değil ama büyük ustalardı. Kreatif tarafları belki noksan ama Paris modasını takip ederekten perfektsiyonist bir şekilde onları uygulayabiliyorlardı. Bir de benim ayarımda Bergin Üsberk vardı. Bergin Üsberk akademinin moda bölümünden değil de grafik bölümünden mezundu. Çok iyi deseni vardı. Paris’e gitmiş. O da biraz atölyelerde çalışmış. Sonra gelip Emlak caddesinde atölye açmıştı. Aşağı yukarı aynı yaştaydık. Ben geldiğim zaman biz modayı başka bir yöne yönlendirdik. Ama şimdi Türkiye’de para el değiştirdiği için inanılmaz bir yeni zengin olayı var. Anlasın ya da anlamasın her davete ayrı elbise giyerekten şık olduğunu düşünen bir sürü rüküş kadın var Türkiye’de. Fransız soylu “Her davete ayrı elbise giymek bir görgüsüzlüktür.” Der. 16.bölgedeki bir hanımefendi her sezon gardrobuna 3-5 şık haute couture giysi yaptırır. O elbiseleri iftiharla her davette giyer. Çünkü onlar servettir. Yeni sezonda da yine aynı şekilde yaptırır. Türkiye’de de bu kalitede çok hanımefendi vardı. Mesela Betul hanım (Mardin) bir örneğidir. Yaşını, giydiğini yakıştıran, elinin kolunun hareketini yaşına uyduran bir hanımefendidir. Bu nesil kayboldu. Yeni paralı nesil için ise aldığı giysinin iyi veya kötü olması fark etmiyor. Yeni giysi giymek onun için mühim olan. Renkli basın da zaten provoke ediyor : “Bugün şunu giydi.” Ama o elbise dökülüyor.

    Yani siz bir moda ülkesi haline gelebilmemiz için sadece eğitimin dışında halkın da görgüsünü oluşturmak lazım mı diyorsunuz?

    Gayet tabi. Kaç milyonluk Türkiye’de şık giyinen kaç tane kadın var deseniz benim için 50 taneden fazla çıkmaz.

    Moda konusunda halkın belli bir kesimin algısı, elit algı mı böyle bir sentezi yapmak konusunda ilham veriyor size, yoksa yetişen genç tasarımcılar mı?

    Birçok üniversiteye konferansa gidiyorum. Beni en fazla üzen şu: Örneğin Paris Fuarı’ndan bahsettim bir kere. Tour Eiffel’in açılışına Abdulaziz gittiğinde orada bir fuar yapılıyor ve bizim tekstil subay giysileriyle altın madalya alıyor. Osmanlı döneminde Bursa’da öyle kıymetli bir tekstil sanayiimiz var ki. Avrupa için Çin kumaşından daha kıymetli. Rönesans dönemine baktığımızda Papa Leo’nun Rönesans döneminde yapılan tablolarında görülen üstündeki kaftanlar, masasının üstündeki örtü Bursa çatma kumaşıdır. Bunların hepsi birer servet. İtalyanlar 17. Asırda o çatma kumaşları alırlar. Makinede kopya ederler. O zaman kumaş satışlarında bir düşüş olur. Ama Cumhuriyet döneminde de fabrikalardaki çalışmalarda Bursa Türk kumaşı yeniden bir karakter kazanır. Sonra Serbest Ekonomi…Serbest Ekonomi’de ne oldu? Geçenlerde akademi konuşurken “Türkiye’de her şey çok iyi: Kumaş, tekstil vs.” dediler. Tekstil kalmadı ki. Serbest ekonomiden evvel biz Türk kumaşı kullanırdık. Türk müşteride, Türk moda tasarımcılarından, Türk hazır giyiminden giyinirdi. Serbest ekonomiden sonra ne oldu? Ortak Pazar Türkiye’yi sömürüyor şu ara. Bütün malını Türkiye’ye satıyor. Biz Ortak Pazar’da mıyız? Değiliz. Alacak mı? Almayacak. Bugün Abdi İpekçi’de baştan sona kadar yabancı markalar görürsünüz.

    Akdeniz Üniversitesi’ne davet edilmiştim. Tekstilciler de vardı. “Her şey çok iyi. Türkiye, ileride moda merkezi olacak. Şunu yapacağız. Bunu yapacağız.” gibi şeyler söylüyorlardı. Bir kere sizin kumaşlarınız nerede? Moda başkenti olmak için kumaş sektörünüzü ne yaptınız? Serbest ekonomiden sonra Bursa’daki bütün o bacalar tütmemeye başladı. Rönesans döneminde tablolara geçen o kumaşlarımız yok. Ben mesela 20 yıl önce İpeker’in yaptığı ipekleri çalışırdım. Paris’teki haute couture kumaşla eş değerdi. Hatta hiç katıksızdı. Hakiki ipekten yapılmıştı. Amerikalılar gelir İpeker’in ya da Hacı Resul’ün kumaşlarını alırdı. Hacı Resul varla yok arası. Eskisi gibi kumaş üretemiyor. İpeker, konfeksiyon kumaşı yapıyor. Haute couture kumaş yapan Vakko da yok. Bütün büyük mağazalar dışarıdan ithalat yapıp hazır giyimini öyle yönlendiriyor. Haute couture ustası olarak ben ve birkaç arkadaşımla tek kaldık. Biz yerli kumaş çalışamıyoruz. İtalya’dan, Fransa’dan, Çin’den kumaşları ithal eden birkaç kumaşçı var. Çin kumaşı katiyen kullanmam. Her şeyden evvel hijyen değil. Hatta “Çin kumaşları başka rafa Avrupa kumaşları başka rafa koyun.” diyorum. Biz Avrupa kumaş çalışıyoruz.Bu nereye kadar gidecek. Türkiye’nin tekstilde iftiharla yaptığı tek şey jean kumaşı üretmek ve ithal etmek. Ama artık ipek kumaşımız, dünya ile rekabet eden kumaşımız yok.

    Moda ve Türkiye kavramlarını yan yana getirdiğimiz zaman sanırım Anadolu kültürleri kendi tasarım sentezini oluşturmak konusunda çok etkiledi sizi?

    Paris’te Académie des Beaux Arts’da meşhur tarihçi Benoist-Méchin konferansa geldi. Bir slayt koydu. Ve Doğu’nun Gizemi dedi. Tek Türk talebe benim.

    20 yaşındaydım. İtalyan Lisesi’nde okumuştum. Daha çok İtalyan kültürü, rönesans vs.biz o zaman aşıktık. Hocalarımızda çok iyiydi. Osmanlı sanatına vakıf değildim. Benoist-Méchin bir slayt gösterdi : Rüstem Paşa Camii’nin çinileri. İşte bana bir Fransız verdi bu fikri. ‘Siz ki tekstil ve moda okuyorsunuz Doğu’nun desenlerini etüd edin herkesten farklı olursunuz.’ dedi. Ardından Doğu Beyazıt’taki külliyenin taş kabartmalarını gösterdi. O gün moda atölyem olur bir şeyler yaparsam bu desenleri kullanacağıma söz vermiştim. Tabi bunlar idealist şeyler. Ben bugün gerçek moda yapmasaydım da külot imal etseydim vaziyetim daha iyi olurdu.

    Sizin tasarımlarında dünyadaki diğer tasarımcılardan sizi ayıran özellikleri ne?

    Moda olayına geldiğimizde ben Paris’ten döndüğüm zaman Demirel’ler hele Korutürk’ler zamanı Dış İşleri Bakanlığı Kültür Dairesi beni hep Avrupa’ya, Amerika’ya yolladı. Ankara’da defile yaptığım zaman bayan Korutürk gelmişti. Bayan Korutürk akademi mezunu çok aydın bir hanımefendi. Sanat moda mıdır değil midir mevzusunu konuşmak bile abes onun için. Defileden sonra bizi çaya köşke davet etti. “Vural bey sizi Amerika’ya, Brüksel’e göndersek gider misiniz?” dedi. “Neden gitmeyeyim efendim. Tabi giderim.”   dedim. Daha evvelde Mısır’a, Berlin’e, İsrail’e gitmiştim. Bir hafta ya da on beş gün sonra bana Dış İşleri Bakanlığı Kültür Dairesi’nden haber geldi: Washington, Brüksel ve Nato. Ama daha evvel şu var: Avrupa’ya gideceğim ve Türk modasını göstereceğim. Türk modasını göstermek için benim Türk kumaşını yapmam, Türk desenini ön plana çıkarmam lazım. Bu büyük bir akademik çalışmadır. Bir kere öyle bir ülkede, öyle bir şehirde yaşıyoruz ki Anadolu’dan geçen bütün medeniyetlerin mirasçısı biziz. İstanbul’da 3 büyük imparatorluk var: Roma, Bizans ve Osmanlı. Gidin camilere, oradaki desenlere bakın. Gidin kiliselere desenlere bakın. Ben Rüstem Paşa Cami’nin çinilerine kullandım. Emprime olarak yaptım. Ayasofya’dan daha eski olan Bizans döneminden kalma Kariye Camii’nin desenlerini çalıştım. Ayasofya’nın desenlerini çalıştım. Topkapı Sarayı’ndaki bütün padişahların desenlerini çalıştım. Afrodizyas üzerine bir etüdüm var. Afrodizyas biliyorsunuz çok eski bir kent. Bunlar çok büyük emek isteyen ve çok para sarf edilen olaylar. Bu desenler çağdaş modayla nasıl bağdaştırıldı? Onu da bizim geleneksel Osmanlı kumaşları, Bizans ve Roma’yı çok güzel bir harman olarak hazırladım. Arasına Bedri Rahmi’nin ve Jale Yılmabaşar’ın desenlerini de koyaraktan biz hem Washington hem Brüksel’de defile yaptık. Brüksel’de Nato, Ortak Pazar ve Türkiye Büyükelçiliği’nde defilelerimiz oldu. Bürksel’de yer yerinden oynadı. Fotoğraflar çekildi. Her gün televizyona, gazetelere çıkıyoruz. Beni yine bir televizyona davet ettiler. Bir yandan da defilem gösteriliyordu. Muhabir bayan bana “Çok farklı bir şeyler gördük. Biliyoruz ki siz bütün etüdünüz Paris’te yaptınız. Bu algılamalar ve farklılıkların ilhamını Fransa’dan mı alıyorsunuz. Anlayamadık.” dedi. Ben de ona “ Katıksız Türk’üm bir kere. “ dedim. “Siz Türkiye’yi biliyor musunuz? Anadolu’dan geçen bütün medeniyetlerin mirasçısı biziz. Burada gördüğünüz bütün detaylar elbisemin ya bir köşesinde, ya bir yakasında onu harmanladım bunun için değişik bir şey çıktı.” dedim. Türk sanatçısının, mimar olsun, şehircilik planlaması yapan olsun, tekstil yapan olsun hiç dışarıdan bir şey almasına gerek yok. Her şey Türkiye’de var. Mesela Afrodizyas’a mimar gitsin, mimari dehşet. Saç tasarımcısı gitsin, saç tasarımlarının güzelliğini incelesin. Ayakkabı tasarımcısı gitsin. Hepsi Türkiye’de mevcut.

    Fransa da geçirdiğiniz eğitim yılları, moda tasarımı bilgilerini oluşturduğunuz ilk senelerde nasıl etkiledi sizi?

    Ben her gün Fransa’da bir şeyler öğrendim. Resime meraklıydım. Louvre Müzesi’ne giderdim. Resimlere bakardım. Geziyorum geziyorum, kayboluyorum. Hiçbir şey anlamıyorum. En sonunda dedim ki her hafta gideceksin. Pazar günleri bedavaydı. Her hafta giderdim. Mesela bir Pazar yalnız Roubens’e bakardım. Diğer Pazar Leonardo Da Vinci’nin resimlerine bakar, not alır, etüd eder, üzerinde çalışırdım. Eğer bu kafayla giderseniz alt yapınızı hem teknik açıdan hem de sanatsal açıdan sağlamlaştırırsınız.

     

    Örneğin ben Paris’teyken -1962-1968 yılları arasında- Paris’in haute couture ün altın dönemiydi. Ben Académie des Beaux Arts’dan sonra Givency’de bir yıl, Yves Saint Laurent’da bir yıl çalıştım. Sonra dört yıl Jean Patuo’da asistanlık yaptım. O kadar mühim müşterilerimiz vardı ki. Mesela Jean Patuo’da Farah Dibbah müşterimizdi. Akademi mezunu olduğu için çok kültürlü bir kadındı. Yaşam seviyesi de yüksekti. Bilinçli şekilde kıyafetlerini seçerdi. Bu arada Audrey Hepburn müthiş bir kadındı. Kathrine Hepburn de öyle. Şimdi zaten böyle, bu klasta kadınlar yok. O zamanlar sinema aktrislerine bakın. Bir Ava Gardner var mı? Grace Kelly kadar zarif bir kadın var mı? Grace Kelly ayarında bir tane kadın gösterin bana.

    Sonra bir de Hollanda geçmişiniz var. Franz Molenar’in artistik direktörü olarak geçirdiğiniz yıllar? Hollanda ve Franz Molenar ile yolunuz nasıl kesişti?

    O arada Nina Ricci’de Franz Molenar diye bir asistan vardı. Onunla arkadaşız. “Bir akşam Saint Germen’de bir yemek yiyelim.” dedi. Yemekte “Ben çok büyük bir kapital buldum. Amsterdam’da ilk defa haute couture yapacağım. Şunu da düşündüm ki sen benim direktör artistiğim olur musun? Tasarımlarımı sen yapar mısın?” dedi. Franz Molenar yalnız desen çizebilir. Teknik ve altyapı hiç bilmezdi. “Ben bir altı ay içerisinde Türkiye’ye dönmeye kararlıyım. Amsterdam’a gelmeye hiç niyetim yok.” dedim. “Ya bir dene. Bak meşhur Hollandalı bir mimara yaptırdım. Rijk Museum’un hemen yanında…” dedi. Ama kabul etmedim. Ben Jean Patou’da devam ediyorum. Jean Patou ölmüştü. Jean Patou’nun kızı ve damadı sahibiydi. Baş direktör artistik Michel Goma idi. Ben Michel Goma’nın asistanıydım. Angelo Tarlatzi de ikinci asistanıydı. Madam Frederich’ten randevu aldım. Odasına gittim. “Madam Frederich ben Türkiye’ye dönmek istiyorum.” dedim. “Sen deli misin? Yoruldun. Her şey zaten üstümüze geldi.” dedi. Biz yorulduğumuzda koleksiyondan sonra bizi İsviçre’ye Ascona’ya gönderirlerdi. “Sen yine Ascona’ya git. On beş gün sonra tekrar konuşalım.” dedi. Yok ben gideceğim çıkacağım falan derken öyle kaldı o. Sonra bir gün “ Artık dönüyorsan. Dön.” diye annem geldi. Annem evde. Ben de akşam eve geldim. Çokta güzel siyah mermer üstü ayna olan bir şöminem vardı. Akşamları soğuk havalarda yakardık biz onu. İçeri girdim. Şöminenin sesini duyuyorum ama bir de bir erkek sesi duyuyorum. Annemin karşısında şöminenin önünde Franz Molenar oturuyor. Tekrar gelmiş. Anneme “Ben Vural’a güvenerek bu işe girdim.” diyerek yalvarıyor. Annem “Ne yapmışsın.”  “Anne biz konuştuk ama ben söz vermedim.” dedim. Franz Molenar’la annemin önünde Gidersin gitmezsin bir münakaşa yaptık. “Bir kere Amsterdam’a gel. Anneni de getir. Size Amsterdam’ı gezdireyim. Vereceğim lojmanı göstereyim. Bir sene kal. Bana üç koleksiyon yap. Sonra ne yaparsan yap. ”dedi. Gidelim mi gitmeyelim mi? Ben o arada çok üzülerek ve ağlayarak Jean Patou’ya istifamı verdim. Bana Madam Frederich’in söylediği bir laf vardı: “Kendine çok yazık ediyorsun. Burada kalsan bizim senin için ileride çok güzel emellerimiz var.” demişti. Buymuş kısmet. Bir Cumartesi günü biz annemle Amsterdam’a gittik. Şehirden indim köye. Amsterdam Paris gibi değil. Onun da güzel yönünü buldum. Amsterdam’ı gezdik. Bize dedi ki: “Buraya gelirsen Rijk Museum’un yanında restore ettirilmiş üç katlı bir ev. Burada oturacaksın.” Bir araba ve şoför. Astronomikte bir rakam teklif etti. Üç koleksiyon yapacağım. Ve dokuz aylık bir kontrat yaptık. Paris’teki apartmanımı bıraktım. Amsterdam’a gittim. Annem Türkiye’ye döndü. Ama bir türlü alışamıyordum. O lisan kulağımı tırmalıyordu. İnsanların yemek yemesi bile batıyordu. Mesela en büyük şey her dakika başı verilen kahve ya da çay aralarıydı. Fransa’da öyle kahve arası, çay arası gibi bir hadise yoktu. İnanılmaz bir laubalilik. Artık faşist takmışlardı benim ismimi. Hiç bağdaşamadım Hollandalılarla. Üç koleksiyon yaptım. Paris’e geldik gösterdik. Berlin’de yaptım.

    Paris benim için çok büyük bir ekol. Sizin için de öyle. Ben her gün eve giderdim ve 10 yıl boyunca şu soruyu sordum kendime: Ben bugün ne öğrendim. Fransa’da her gün bir şey öğrenilir. Bir gün bir arkadaşıma yemeğe davetliydim. Otelden çıktım, geç kaldım. Metroya gitmeyeyim de taksiye bineyim dedim. Taksi bekliyorum. Bir türlü taksi geçmiyor. 15 dakika oldu. Bir gazete bayii vardı. Gittim bayiye. Gazete bayiindeki adamda bir şeyler yapıyordu. “ Bakar mısınız? Neredeyse yirmi dakikadır buradayım. Neden taksi geçmiyor?” diye sordum. Hiç bakmadı. “Bakar mısınız? Size söylüyorum.” dedim. Adam “Mösyö önce bana bir merhaba demeniz gerekir.” dedi. Bu bence bir şamardır. Bunu bana öğreten bir gazete bayii. Ben çok terbiyeli bir insanımdır. Ama sinirlendim ve adama merhaba bile demeden soru sordum. Adam bana çok güzel tokat attı. Ukala derler Fransızlar için ancak haklılar. Neden ukalalar? Çünkü alt yapıları sapasağlam. Kültür seviyeleri çok üst düzeyde. Fransız İhtilali bütün dünyaya yön vermiş bir ülke. Fransız İhtilalinden sonra Türkiye’deki bütün her şeyin değişmesi var. II.Mahmut’un yaptığı kostüm devrimi 1828 Fransız İhtilali’nden sonra, Mekteb-i Hayriye’yi kurması, kız mektepleri, mühendishane Fransız İhtilali’nden sonra. Mecit döneminde ilk defa kadının sokağa çıkıyor, kadının arabaya biniyor, Tanzimat döneminde neredeyse hiçbir hakkı yokken ata binmeye bile hak kazanıyor. Fransız ukala olmakta haklı. Evet beni o gazete bayindeki adam terbiye etti. Şimdi ben teşekkür ediyorum onu bana söylediği için.

    Biz Moda’da da otururduk. Aydın Gün beyefendi Azra hanım ile Moda’ya yan apartmanımıza taşındılar. İstanbul Operası’nı kuruyorlar. Ben de o sıralarda on dört yaşındayım. Hep moda yapmak istiyorum ama utanıyorum. Ailemde çok asker ve doktor var. Bana diyorlar ki “ Sen İtalyan lisesinden sonra ya doktor olacaksın ya mühendis olacaksın.” Aydın bey ve Azra hanım ile çok ahbap olduk. Beni de çok sevdiler. Beni elimden tutup operaya repetisyona götürüyorlardı. Orada ben arkada kostümlere bakıyorum, müzik, ışık. Çıldırıyorum. Ve Tosca’yı sahnelediler. Başrolde Leyla Gencer var. Müthişti. Küçücük bir Osmanlı mekanı ama zevkli. Aydın bey de orayı çok güzel yaptı. Ben daha evvel Ankara’ya giderdim. Halam Ankara’da otururdu. Beni 9-10 yaşlarındayken oradaki operaya götürürdü. Sonra burada başladı. Azra hanım açık havada bir operet oynamıştı.

    Paris’e gittim. Sınıfımızda bir sürü arkadaş var. Talebe kontenjanından ucuz bilet alabiliyoruz. Dan adlı İngiliz bir arkadaşımız vardı. O alırdı biletleri. Bu sefer Maria Callas Paris Operası’nda Tosca’yı oynuyor. Gittiğim günde Paris Operası’nın tavanındaki desenler çıkmış. Chagall yapıştırmış ve Tosca’nın prömiyeri ile açılıyor. Biz de 3 franga balkonun en ön sırasını alırdık. Oturduğumuz yerden kostüm, dekor, ışık, oyun gücü bütün hepsini incelerdik. Bu arada yanımızda talebe orkestra şefleri idare ediyorlar. Sopranolar Maria Callas ne yaparsa aynı pantomim gibi onu yapıyorlar. İnanılmazdır yukarısı. Gençliğim böyle geçti. Bunlar çok şey katıyor insana.

    Odeon Tiyatrosu’nda çalıştım. Madeleine Renaud ve Jean Louis Barrault düşünün. Hamlet’i oynuyoruz. Sahneye kondu. İnanılmaz bir performans. Kostüm yapıyoruz. Kostüm direktörümüz diyor ki tayt, taytın t’si yok. Yere kadar pelerinler. Bir tek Hamlet’in pelerininin içi beyaz astardı. Geldi kostümler. Kostümlü çıktılar. Olmuyor diyor olmuyor. Ben de daha küçüğüm o zaman. Neyi olmuyor? Yürüyor işte adam diyorum. “Bir pelerinin konuşma dili vardır” dedi. Sinirlendiyseniz pelerini şöyle sallayacaksınız. Neşeliyseniz böyle yapacaksınız. En sonunda bu olmayacak dediler. Garnier’den bir teknisyen geldi. Koskoca Jean Louis Barrault’ya pelerin nasıl taşınır onu öğrettiler.

    Sonra ben 5 sene boyunca Türkiye’ye gelmemiştim. Türkiye’ye geldiğimde iki tane kanal vardı. Bir gün zaping yapıyorum. Atatürk çıktı meclisten. Pelerinini salladı, arabaya bindi, birisiyle karşılaştı. Nasıl olabilir bu? Ders mi almıştı?

    Ben Türkiye’ye tapıyorum. Ama Paris’in de Fransa’nın da kültür seviyesine hayranım.

    Bu arada Silvie Vartan ile buluşmanız ve sanırım onun butiği için çalışmalarınız oldu?

    Hollanda’daki vazifem bitmeden hemen önce Paris’e döndüm. Eşyalarımı toplayıp Türkiye’ye döneceğim. Paris’te Madam Destino diye bir sanayici var. Kendisini tanırım. Beni çok mühim bir davet var diyerek akşam yemeğe davet etti. Gittim. “Bak Silvie Vartan burada. Hazır giyim yapmak istiyor. Bir tasarımcı arıyor. Bir koleksiyon hazırlamak istiyor. Sen onun koleksiyonunu hazırlar mısın?” “Ben Türkiye’ye dönüyorum.” dedim. O arada Silvie Vartan’ı getirdiler. Ağzımdan girdiler burnumdan çıktılar. Ben ilk defa ve son defa hazır giyim yaptım. Silvie Vartan’a yaptım. Salon du prêt-à-porter’de gösterdik. Çok beğenildi. Çok özendik.

    Bütün bu güzel giden dünyanın moda merkezinde çalışmalarınızdan sonra ülkeye dönmeye karar verdiniz? Halbuki orada da kalabilirdiniz? Sizi buraya yönlendiren neydi?

    68 olaylarından sonra Paris’teki Haute Couture işlerinin gerilemesi, ilk haute couture sokağa indi diye Le Monde manşet atmıştı. İlk butiği Christian Dior Avenue Montaigne’de köşede açtı. Daha evvel Christian Dior’a girebilmen için tanıdık olması lazımken artık sokaktan geçen bir insan kapıyı açıp Dior’a girebildi. Aynı şekilde biz de yaptık herkes yaptı. O arada ben de Türkiye’ye döneyim diyorum. Annemle bir anlaşmam vardı. Gidip moda okuyacağım, biraz staj yapıp döneceğim ve burada bir işyeri açacağım. Ama 10 yıldan fazla bir zaman geçmişti. Ve Paris’te karışmaya başlamıştı. Concorde meydanında havuzlar vardı. Havuzlara benzin döküp havuzları yakıyorlardı. Müşterilerimiz de zaten dağılmış vaziyetteydi. Dediğim gibi Hollanda’ya gittim. Oradan döndükten sonra Silvie Vartan ile çalıştım. Silvie Vartan da çok büyük sükse yaptı. Bir koleksiyondu. Para için yaptığım bir şeydi. Ama yaptığım iş beni tatmin etmedi. Sonra Türkiye’ye döndüm. Ve bu işe başladım.

    Kıskançlıkların çok yoğun yaşandığı bir sektördesiniz. Bununla nasıl baş ediyorsunuz?

    Ben hiç kimseyi kıskanmak istemedim. Ve kıskanmadım. Güzel bir şeyi yapan insanı her zaman takdir ettim. Ben kendi işimle, kendimle hep uğraştım. Problem kendimdi. Hayat boyu hep kendi kendimi sen iyi yaptın mı, kötü yaptın mı diye kritik ettim. Davranışımı, sanatımı, işimi sınadım. Etraf beni hiçbir zaman ilgilendirmedi. Her zaman kendi işim, benliğim ve sanatım. Büyük moda ustaları çok güzel şeyler yapmışlar. Onları takdir ederim ama hiçbir zaman onları taklit etmem. Benim dünyam zaten var. Bir moda tasarımcısı olmak için teknik bilginiz aynı zamanda yaratıcı gücünüzün de olması lazım. Tanrı bana o yaratıcı gücü verdi.

    Pişmanlıklarınız oldu mu?

    Türkiye’deki şartlara kızdığımda “Niye döndüm. Keşke Madam Frederich’i dinleseydim de Fransa’da kalsaydım.” dediğim oluyor.

    Beni en çok takdir eden Fransızlar’dır. Ben kaç sene oldu Türkiye’deyim. Her Fransız elçisi geldiği zaman bana Fransız Sefareti’nde bana defile yaptırır. Fransa’dan bir bakan gelsin sanatçı olarak mutlaka ben oradayım.Fransız Sefareti ilk defa Büyükelçi Mösyö V….. başladık. Biz Paris’ten gelmiştik. İlk eşim Fransız’dı. De Gaulle Paris’in o karışık döneminde fırsat bulup Türkiye’ye geldi. Fransız Sefareti’nde Fransız kolonisine bir kokteyl verildi. Biz de davet edildik. Fransız ile evli olan belki beş Türk vardı. De Gaulle Fransız Sarayı’na girdi.Rahibeler ona dokunmak istiyorlar. Yanında da bir baktık bizim Paris’ten arkadaşımız Cathrine var. Benim ilk eşim Türkoloji eğitimi almıştı. Cathrine eşimin Türkoloji bölümünden sınıf arkadaşıydı. Cathrine De Gaulle’ün tercümanı olarak gelmişti. Biz Cathrine orada derken De Gaulle herkesi itti, itti ve yanıma gelerek : “ Beyefendi Türkiye’de ne yapıyorsunuz?” dedi. Ben de “Efendim ben Türk’üm. Karım Fransız.” dedim. Karımı aldı kolunun altına. Beni de yanı alıp : “İşte Fransız-Türk dostluğu” dedi.

    Eski nesil yeni gelen nesli ya küçümser ya da aralarından dâhiler arar. Sizde aynı şeyi düşünüyor musunuz?

    Ben yeni gelen moda tasarımcısının perfeksiyonist ve benim gibi olmasını istiyorum. Diyojen gibi arıyorum ama bulamıyorum. Umudumu da kaybetmedim. Mutlaka birisi çıkacak. Çünkü baya hevesliler var. Olay şu: Birazcık ümit beslediğiniz bir talebeniz “ Ben oldum. Ben herkesten daha iyiyim. Ben yaparım.” diyor. Ben merdivenin basamaklarını bütün zorluklarla çıka çıka bir yere geldim. Şimdi merdiveni basamağıyla çıkarak değil de oraya helikopterle inerseniz olmuyor. Şu anda yeni nesilde bu var. Gökten inmek istiyor. Gökten indiğiniz zaman umut yok.

    Moda aslında son derece sübjektif sanatlardan biri. Değerlendirmeler sanatçının popülaritesi ile aslında doğrudan orantılı. Bunun sancıları bu meslekte yaşanıyor mu?

    Haklısınız. Türkiye’de Konfeksiyoncular Birliği gibi örgütler tarafından tasarım yarışmaları yapılıyor. Üniversiteden çıkan genç yeteneklerden seçimler yapılıyor. Bu örgütlerin kökeni Mahmutpaşa. Tüccar. Kültür seviyesini düşünün ve onların seçtiği jüriyi de. Kim en giyilmeyecek, en saçmasapan, en marjinal, en dekolte bir şey yaparsa ona birinciliği veriyor. O da birdenbire ben neymişim be abi diyor. Çoğu hüsran. Yeni isimlerden çıkan birkaç kişi var. Onlar da kendilerini ilah zannediyorlar. Kimisi bilmem ne prensesini giydiriyorum diyor. Diğeri bilmem ne diyor. Yapsınlar. Gene de umudum var. Ama mutlaka ayağı iyi yere basan birisi olsunlar.Çünkü bu meslekte narsist olmamanız lazım. Bizim moda tasarımcılarının çoğu narsist. Aynaya bakıp “ Ben ne kadar yakışıklıyım” diyor. “Ben ne kadar şıkım.” diyor. Benim aynada kendime çok az bakacak vaktim var. Daha çok benim işim. Bodrum’da deniz kıyısında güzel bir evimiz var. On beş günden fazla kalamıyorum. Çünkü benim didişmem lazım. Benim çalışmam lazım. Çalışmasam ben ölürüm herhalde. Allah bana o gücü versin çalışayım, iş hayatımda iş yaparken öleyim.

    Bu işin hep pembe tarafları ön planda gözüküyor. Kara tarafları hiç yok mu?

    Moda tasarımcıları Türkiye’de patates tüccarı muamelesi görüyor. Neden? Bürokrasinin getirdiği şeyler yüzünden. Ben bir gün Fransız Sefareti’nde defile yaptım. Büyük salonda defile sonra da yemek. Defileyi yine Afrodizyas Vakfı için yaptım. Yuvarlak masa düzenindeydi. Bir masada Eczacıbaşı var. Meral o masadaydı. Ben de Sakıp Ağa’nın oturduğu masadaydım. Sakıp Ağa “E Vural bey çok güzel şeyler gösterdin. Niye bunlarla daha çok yurt dışına gitmiyorsun.” dedi. “Efendim yurt dışına gitmem için eskiden daha çok beni Ankara Dış İşleri Bakanlığı Kültür Dairesi yollardı. Ama şimdi pek bir şey gelmiyor. Geldiği zaman gideceğim. Dünyanın her yerine de yolladılar. En çok Korutürk’ler ve Demirel’ler zamanı gittim.” dedim. 1968 olaylarından sonra Fransa’da Japon modacılar çıktı ortaya. Japon modacılar çok mu iyi? Moda tarihine altın harflerle geçen bir Japon tasarımcısı çıktı ama hepsi büyük balon. Kim vardı bunların arkalarında?: Japon Hükümeti. Japon elektronik sanayii de finanse etti. Beni kim finanse etti? Benim annemin parası olmasa, mücevherlerini satıp bana vermese ben bu mesleğe başlayamazdım. “Ben bugüne kadar Türk sanayicisinden bir kuruş para görmedim.” dedim. Sakıp Ağa da bana : “ Biz iş adamları modaya gözlerimiz kısık olarak bakıyoruz.” dedi. Hala o gözler açılmadı. Ardından Nejat bey (Eczacıbaşı) çağırdı beni. Kendisi sanat seven müthiş, başka türlü bir insandı. “Vural bey ben parfüm kimya okudum. Neden parfüm yapmıyoruz? Gelin sizinle parfüm yapalım. Güzel bir koku bulalım. Vural Gökçaylı&Eczacıbaşı işbirliği olsun. Dünyanın her yerinde satalım.”dedi. Ama maalesef kısa bir süre sonra öldü. Ben hiçbir yardım alamadım istemedim de. Gururluyumdur, onurluyumdur. Her koleksiyon bana bir servete mal olur. Bazen cebimde bir kuruş para olmaz. Ama güzel bir koleksiyon hazırlarken hiçbir şey düşünmem. Onun güzel olabilmesi için cebimdeki son kuruşa kadar oraya harcarım. Para o anda benim için yok. Güzel bir şey yaratmam, kaça mal olursa olsun onu yapmam gerek. Diyorum size bir külot yapsam çok daha güzel olurdu. Bütün bunlarla çalışmazdım. Yok onu yapayım, yok bilmem batik kumaşı yapayım…Bedri Rahmi’nin desenlerini kumaş yapabilmek için o zaman sabahlara kadar Bedri Rahmi’nin evinde çalışmıştık. Karısı da yardım etti. Kendi de yardım etti.

    Müze açmak gibi bir düşünceniz olmaz mıydı?

    Allah aşkına Türkiye’de kostüm müzesi açacak o kültür seviyesi var mı? Bir tane Koç’ların var. O da çağdaş değil. Orada da Osmanlı ve etnik kıyafetler var. Koskoca şu metropolde bir tane doğru dürüst bir resim ve heykel müzesi var mı? Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün kurduğu var. Senelerden beri restorasyon dolayısıyla kapalı. Senelerden beri opera kapalı. O kapalı bu kapalı. Atölyemde bazı elbiselerimi kıskanırım satmam. O durur. Yüzlerce elbise var. Onlar ben öldükten sonra ne olacak? Hepsi el yapımı, hepsi heykel gibi çalışılmış. Ama öyle bir teklif yok.

    İleriye dönük neler tasarlıyorsunuz?

    İşe bugün başlamış gibiyim. Hep planlarım var. Gene yapacağım koleksiyonlarım var. Gezi Parkı’nda gençlerin kız olsun erkek olsun gençlerin güzelliğinden etkilendim. Oradaki kızların güzelliği ve giydikleri şortlar. Kafamda fikirler var. Bizim 68’de Paris’te hazırladığımız koleksiyonumuzu olaylardan dolayı layıkıyla gösterememiştik. 68 olaylarına ithafen o koleksiyonu hazırladım. Çiçek çocukların devamı Taksim’dekiler. Benim çocuklarım oradaki çocuklar.

    Biz kışları İstiklal Caddesi’nde Turol Apartmanı’nda oturuyoruz. Ben 5-6 yaşlarındayken dadımız Gülçimen abimle bizi Taksim Parkı’na götürürdü. Taksim Parkı bir cennet bahçesi gibiydi. Her yer Fransa’dan gelmiş geyik heykelleriyle doluydu. Benim ve abimin heykellerin önünde fotoğrafımız vardı. Her Çarşamba şehir orkestrası parktaki köşkte müzik yapılırdı. Parktaki çiçeklere de kimse dokunamazdı çünkü düdüklü bekçiler beklerdi. Anneler, dadılar çocuklarını götürürdü.

    Ben senelerden beri tenis oynuyorum. Pazar günü de arabamı çıkarmıyorum. Hilton’a giderken parktan geçiyordum. Son senelerde ben geçemez olmuştum. Çünkü ne kadar gerçek çapulcu varsa orada yatıyordu. Her yer tuvalet gibi olmuş. Pis kokuyor. Korkunçtu. Hatta bir kere de Sayın Topbaş’a Taksim Parkı’nın berbat olduğunu içinden geçerken korktuğumu söylemiştim. “İleride yapacağız efendim.” demişti. Kadir bey söz verdiği zaman yapan bir insan. Sular İdaresi’ni muhteşem bir galeri yaptı. Atatürk Anıtı çöküyordu. Ben senelerce uğraştım. Kendisine de defalarca söyledim. Gerçekten bir uğraştı yaptığım. Mektupta yazdım: “Utanıyorum. Yabancı devlet büyükleri geliyor. Mareşalin kafasından akan kuş pislikleri, alttaki kaidede çöküntüler vardı.” En son İngiliz Sefaretinde yapılan bir kokteylde Kadir beye rastladım. “Kadir bey benim anıt hala yapılmadı.” dedim. “Yapacağız efendim. Tahsisatı bekliyoruz. Şimdi Sarayburnu’ndaki Atatürk Heykeli’ni yapıyorum. Çünkü yağlı boya ile boyamışlar. Şimdi akademiden bir hocaya verdik. Sonra Taksim’deki Atatürk Anıtı’nı da yapacağız.” Bir türlü yapılmıyordu. Ben yine mektuplar yazdım. Hatta Kadir Topbaş’a yazdığım mektup gazetede de yayınlansın diye Haber Türk’e gittim. Bir çıktım gazeteden baktım ki anıt aynı benim dediğim gibi anıt tahta panolarla altıgen şekilde çevrilmiş. Bir de restorasyon firmasına verilmiş. Hemen Haber Türk’e geri döndüm. “ Restorasyon başlamış ama yapan doğru dürüst bir firma mı bir bakın.” dedim. “Vural bey içiniz müsterih olsun. En iyi restorasyon şirketi.” dediler. Kadir bey anıtı pırıl pırıl yaptı. Ben de Kadir beyi nerede görsem ona teşekkür ettim. Keşke Kadir bey o parkı daha evvel yapsaydı. Bütün bu olaylar olmasaydı. Çünkü Türkiye’nin turizm açısından çok büyük kaybı oldu.İş hayatında durma oldu. Beyoğlu’ndaki ticaret hayatı olduğu gibi durdu. Oteller bomboş hala da boş.

    Bir gün yine giderken apartmanda oturan 5-6 çocuk daha katıldı bize. Bir dadı daha vardı. Zati Sungur vardı. Pelerinli resimleri vardı. Onlara bakıyordum. Bizim Gülçimen beni çocukların arasında unuttu orada. Ben de avazım çıktığı kadar ağlamaya başladım. Beni gri tayyörlü, tüylü şapkalı bir hanım tuttu trafik polisine götürdü. O arada Gülçimen fark etmiş koşarak geldi. “Çocuk benim. Ben unuttum. Kusura bakmayın. ” dedi. Gülçimen beni “ Eve gittiğimizde sakın annene bir şey söyleme.” diye tembihledi. Ama ben yemeğe oturur oturmaz “Anne çok şık bir kadın beni buldu. Şapkasında da tüyler vardı.” söyledim anneme.

    Kreasyonlarınızı evinizde mi tasarlarsınız? Nerede nasıl çalışırsınız?

    Salonumun köşesindeki bürom, Bodrum’daki çalışma odam, atölyemdeki çalışma odam, Mozart ve Bach.Beni başka yere götürür. Çılgındır Mozart. Bazen hiçbir şey yapamam. Hiçbir şey çizemem. Bazen öyle bir şey gelir. Hiç kimseyi istemem yanımda. Meral bilir onu. Yukarı kaçar. Ben Mozart ve Bach ‘ımla beraber çok güzel şeyler yaratırım. Onlar bana yardım eder, hakikaten beni tedavi eder. Mozart benim için çılgın bir deli. Bach apayrı. Sinirlendiğim zaman da, mutlu olduğum zamanda ben onları dinlerim.

    Bu arada Vural Gökçaylı oldukça sivri dilli bir eleştirmen. Çok büyük modacıları acımasızca eleştirir. Ve bunun için de hatırı sayılır şekilde eleştirilir. Ama her şeyden önce serde açık sözlülük var ve sivri dilli bir eleştirme cesareti. Bu özelliğiniz konusunda ne söylemek istersiniz?

    Haksız kimseyi eleştirmem. Haksız eleştirilen insana da arka çıkarım. Dediğim gibi herkes eleştirdi o sıralar Tayyip Beyi. Ben Tayyip beyin partisinden de değilim. Ama dedim ki kırk yılda ilk defa Bab-ı Ali’den olmayan biri herkesin önünde “one minute” dedi alkışladık. Bazı şeylerde haksızlığa dayanamam. Ama bir moda tasarımcısı iyi bir kreatif yönü olmadan kötü bir şey yaparsa eleştiririm. Tiyatroya gittiğim zaman eleştiririm. Kostümleri, ışığı, dekoru eleştiririm.

    Bir de üniversitede hocalık var. Yetişen genç nesile bilgilerinizi aktarıyorsunuz. Görüyoruz ki farklı bir yeni nesil geliyor arkamızdan. Yaratıcı, mizah duygusuna sahip, çok şeyi sanki bakmadan bilen, hayatı hafife alıyor derken bir de bakıyorsun ölesiye sahip olmak istedikleri değerlerin arkasında. Bu yeni nesille kaynaşıyorsunuz. Ne düşünüyorsunuz bu yeni nesil hakkında? Gözlemleriniz ne?

    Bir moda tasarımcısının bütün sanat dallarının en ufak detayına kadar inmesi gerek. Talebelerime her dakika bunu söylüyorum. Bu yoksa hiçbir zaman iyi bir tasarımcı olamazsınız.

    Tabi bunlar her şeye masumane başlayan çocuklar. Sonra onların aralarına provakatörler girdi. Onları katmıyorum bu işin içine. Ben işten çıkıp ne oluyor diye merak ediyordum. 68 kuşağı olduğum için Gezi Parkı’na uğruyordum. Gençlerle de konuşuyorum. Onların istediği aynen Fransa’da başladığı gibi küçük özgürlükler, Gezi Parkı’nın Gezi Parkı gibi kalması, kışlayı istememeleri. Bir gün yine gittim. Baktım bir polis arabası ve otobüs yanıyor. Genç bir çifte “Çocuklar ben hep geliyorum buraya. Hepinizi tebrik ederim ama bunu siz mi yaptınız? Kim yaptı bunu? ” diye sordum. “Bizim gruptan değil. Aramıza birileri giriyor. Polis arabasını onlar yaktı.” dediler. Bu çocuklar onu yapmadı. O şiddeti o çocuklar yapmadı. Bu çocuklar şefkat istedi. Başlarının okşanmasını istedi. Bir tanesi omzuma yaslandı ağlamaya başladı. (Burada gözleri dolar) O bir şey istemiyordu. Ama gözümün önünde suratına gaz sıktılar birçoğunun. Bir gün Meral’le evde oturduk. İçkimizi içiyoruz. Lanet olsun nereden döndüm diyorum. Pencereler de açık. Saat 8 civarı. Bir gaz girdi içeri. Meral gözlerini açamıyor. Ben nefes alamıyorum. Evimizin önündeki yol kapalı. Çıkamıyoruz dışarı.

    Neden orada Osmanlı kalesi? Tuğlası bile yok, temeli bile yok. Doğru dürüst resmi yok. Plan yok. Hangi plan üzerine yapacaksınız. Ben de Zanoro’nun orduya para toplansın diye mendil üzerine yapmış olduğu bir resim var. İstanbul hanımefendilerine bu mendili satmışlar. Ben bunu almıştım. Mendilin üzerindeki resimde arkada görünen Taksim Kışlası. Bu bir Osmanlı mimarisi değil. Dejenere, rokoko, biraz ezgisi olan, 31 olaylarının geçtiği, içinde bir camisi olan Taksim Kışlası. Sonradan yıkılmış. Orası yeşil saha olmuş. Düşünün şimdi ki Ceylan Oteli de yok. Tek katlı bir İstanbul Belediye Gazinosu vardır. Karşı tarafta dağcılık kulübü var. Arkada Hilton Oteli yok. Şehir nefes alsın diye Maçka Parkı’na kadar yeşil saha. İlk Hilton yapıldı. Ardından Ceylan Oteli ve Hyatt Regency yapıldı. Ama diğer taraftan III.Selim’in başladığı, II.Mahmut’un bitirdiği Rami kışlası var. Hal deposu olarak kullanılıyor. 1960 senesinde askerler orayı boşaltmışlar. O kadar güzel tarihi bir binayı kültür merkezi yap, sanat merkezi yap ama şurayı yeşil bırak bana.

    Ama tek bir şey var. Eugene Delacroix resimleri gibi orada ellerinde Türk bayraklarıyla Türk kızları var. Orada öyle tablolar gördüm ki. Bizim dönemimizde vatan, bayrak ve Atatürk mühimdi. Ben son dönemlerde o gençliği kaybettiğimi zannediyordum. Taksim Parkı’nda buldum. Tayyip beyi de takdir ettim her zaman. Ama bir baba ne kadar otoriter ve çocuğunu döverse ne kadar iyi olursa olsun o babadan çocuklar nefret eder. Çocukların istediği iyi bir söz ve şefkatti. Başka bir şey değildi.

    En mutlu olduğunuz, kendinizi en rahat hissettiğiniz hayatınızın hangi evresi?

    İş hayatına girdikten sonra rahat yok aslında. En rahat olduğum dönemler Paris’te Jean Patou’da asistan olduğum dönemlerdi. Parasal durumu düşünmüyorsunuz. Nasıl olsa ay sonunda bir aylık alıyorsunuz. Ama iş hayatında öyle değil. İş hayatında devamlı bir mücadele vermeniz lazım. Tatile gidiyorsunuz “İstanbul’a gideceğim. Ödemeler var. Onu yapacağım. Şunu yapacağım.” diye düşünüyorsunuz. Tam rahat olamıyorsunuz. Ben işyerime gidiyorum. Temizleyici kadın var: Bak orasının tozu iyi alınmamış, çiçekler iyi konulmamış diye başlıyorsunuz. Derken o müşteri geliyor. Diğer müşteri gidiyor. Onunla konuş, bununla pazarlık yap. Muhasebeci geliyor. Para istiyor. Kapı çalıyor. Birisi çöp bilmem ne parası istiyor. Bir kreatör olarak benim bunu yapmamam lazım. Benim bunları yapmamam için de arkamda sponsorumun olması lazım. Yves Saint Laurent’ın sponsoru vardı. Paris’teki bütün büyük atölyeler anonim şirkettir. Dior dahil %30’u Dior’un geri kalanı sponsorlara aittir. İlk Givenchy’e yaptılar. Fransa’da sol hükümetler başa geçtikten sonra Givenchy satıldı. Satın alanlar Muhteşem Givenchy’e son bir koleksiyon yaptırdılar. Teşekkür ettiler ve kapının önüne koydular. İsmi Givenchy olarak kaldı ama kendi dışarıda. Givenchy çok sağlam. Paris’in dışında şatosu var. Çalışmak içinde Moskova’ya gitti. Bolshoi’da Golden Age’i sahneye koydular. Kostümlerini o yaptı. Yves Saint Laurent’a aynı şeyi yaptılar ama o kabul edemedi. O hastalandı. O’nun yerine Tom Ford’u aldılar. Tom Ford endüstriyel bir tasarımcı. Endüstriyel tasarımcı başka, sanatsal yönü olan tasarımcı başka. Yaratıcı gücü olan Yves Saint Laurent. Yves Saint Laurent’a gazeteciler soruyor: “Sizin yerinize Amerikalı Tom Frod u aldılar.Ne düşünüyorsunuz?”. Yves Saint Laurent’in ölüm döşeğinde söylediği şey şu: “Benim yerime o Amerikalı çobanı mı aldılar!” Dior aynı şekilde oldu. Kreatif olay Fransa’da da aynı şey değil şimdi.O büyük maisonlarda şimdi ne idüğü belirsiz bir sürü tasarımcı var. Kim bunlar ? En fazla konuşulan Dior’da John Galiano çıktı. John Galiano da “Giyilmeyecek sanatsal ama çok düşündürücü bir şeyler yaptı. Yani şimdi öyle bir tasarımcı da görmüyorum Paris’te.

    Mesleğinizde hayal kırıklığına uğradığınız anlar oldu mu?

    Çok güvendiğiniz, yanınızda çalışan birisiyle ilgili hayal kırıklığı olabilir. Çok sadık bir müşterinizin sizi arkanızdan vurduğu olabilir.

    Mesela çok tanınmış bir ailenin oğlu bende staj yapmaya girdi. Biz de onu oğlumuz gibi sevdik. Her şeyi açtık. Öğrettik, öğretmeye gayret ettik. Ama zaten bir meslek bir sene içinde öğrenilmez. O arada ben Almanya’ya gidiyorum. Atölyede bütün düzen var. Sekreterim, asistanım her şey var. Ben yokken benim işçilerimi ayart, müşteri defterimi al, hepsinin kopyasını çek. Git ileride bir atölye aç. Bu dünyanın neresinde var? Benim İngiliz arkadaşım var. 18 yaşında Paris’te tanımışım. Hala en samimi arkadaşım. Fransız arkadaşlarım var. Paris’te tanımışım. Güvenirim. En iyi arkadaşım. Ama Türkiye’de güvenemiyorsunuz. Siz bütün kalbinizi açıyorsunuz arkadaşınız Türk ama bir düşünüyorsunuz Fransız arkadaşım daha sadık bana.

    Hedeflediğiniz kreasyonlar hedeflediğiniz gibi çıkmazlarsa?

    O yaratıcı gücümü kaybedersem hüsrana uğrarım. Artık çalışamam. Ama Tanrı o gücü bana veriyor ve O’nun yardımıyla yaratabiliyorum hala. Onu kaybedersem herhalde benim için katastrop bir şey olur. Delirebilirim. İntihar edebilirim. Yapamazsam benim için bitti. Her şey bitti. Yaşamaya gerek yok.

    Kimse politik görüşünüzü size sormuş muydu?

    Ben doğduğum zaman İsmet Paşa reis-i cumhurdu. Benim bir dedem asker.3.Ordu kumandanlığı yapmış. Annemin babası ise mühendis. Asker disiplini ile yetiştik. Dedem Osmanlı kumandanı olmasına ve Malta’ya esir düşmesine rağmen Atatürkçü’ydü. Laik ve demokratikti. Ben Moda İlkokulu’na giderdim.Moda İlkokulu’nda Yahudi çocukta vardı, ermeni çocukta vardı, rumda vardı. Sabah çıkarken dedem “ Sakın ekalliyetten olan arkadaşlarına dinini ve kimliğini sorma.” derdi. Biz böyle bir terbiye aldık. Bayrak, Atatürk ve laiklik ilkeleri benim için önemli. Hangi partiden olursa olsun bu ilkelerden sapmıyorsa benim için başımın tacı.Ben o parti, bu parti diye tutmuyorum. Mesela herkes Tayyip beyi Davos’ta “One minute” dediği zaman eleştirdiği sırada takdir etmiştim. Bir de bir Türk hayır desin. Haklıydı da. Tayyip bey ilk Davos’a gittiği zaman. Benim İstanbul koleksiyonunu götürdü. Bize teklif geldi. O zaman eşim rahatsızdı. Biz gidemedik.Ama ben koleksiyonumu verdim. Benim hiçbir sorunum yok.

    Dışarıdan bakıldığında moda ve Türkiye’nin siyaseti çelişkili ,menfi ya da müspet bakış açıları oluştuğunu gözlemliyoruz.Şu andaki yönetimi ya da muhalefeti (ve onların kültür politikasını)değerlendirir misiniz?

    Ben Paris’teyken Kültür Bakanı Andre Malraux idi. Andre Malraux sanatçılarını kucaklardı. O dönem en iyi şarkıcılar Paris’te yetişti. Paris Operası başka bir şeydi. Odeon Tiyatrosu mabetti. Bunların hepsinin arkasında De Gaulle ve Andre Malraux vardı. Moda tasarımcıların, heykeltıraşlar, baletler Elysee Sarayı’na davet edilir, nişan verilirdi.Siz Paris Operası’nda çalıştınız, biliyorsunuz. Burada senelerdir mesela Kültür Merkezi nasıl kapalı olabilir?

    Yerel sanatlara değil de batı sanatlarına karşı mı bir duruş var sizce?

    Bakın ben geleneksel, etnik giyisilere bayılıyorum. Türkolog Katia Granoff benim çok yakın dostumdu. Sabiha Tansuğ da. Katia Granoff Salzburg Üniversitesi Türkoloji bölümünün başındaydı. Her sene Türkiye’ye gelirdi. Anadolu’ya giderdi. Onları etüd etmek için yörüklerin çadırlarında kalırdı. Bir gün filme almış İstanbul’a heyecanla geldi. Türkmen köylüleri tiyatro oynuyordu. Bir at kafası takmış. Arkasına da kuyruk takmış. Karşısındaki de yine maske takmış. Anadolu kültüründe var bu. Oradan geçen bütün medeniyetlerin hamuru. Özümüzde sanat var. Afrodizyas’ta bir usta vardı. Öldü şimdi. Her türlü çamurdan inanılmaz heykeller yapıyor. Oradaki heykellerin kopyasını yapabiliyor. Okuma yazma bilmiyor. “Kimden öğrendin?” diye sordum. Hiç kimseden öğrenmedim diyor. Çocuğu da ,torunu da toprak çalışıyor. Sanat toprağımızda var. Müzikte var, dansta var. Emre Aracı’nın kitaplarını okuyun, okutturun. Dolmabahçe Sarayı’nın karşısında stadyumun orada Abdülmecit Efendi Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırırken oraya da opera binası yaptırmış. Abdülhamit’in Yıldız Sarayı’nın içinde opera binası var. Franz Liszt’i getirip orada konser verdirmiş.

    Peki bugün batı sanatlarıyla ilgili neden değişti bu?

    Batı sanatlarında kabil olsa her şey değişecek. Moda da değişecek. Ama Türkiye’de kurulan laik bir düzen var. İlk yanan ve yıkılan bina bu opera binası. İllüstrasyon dergisinin baş kapağında Boğaz’da Opera diye Abdülmecit’in resmi var. Locasında oturuyor, önünde veliahtlar var. Yanında Fransız Sefiresi, diğer yanında da İngiliz Sefiresi. Yazar diyor ki zaman zaman padişah operadaki sahneleri veliahtlara izah ediyor. Çünkü Sultan Reşad, Sultan Murat hepsi klasik müzikle ilgilenmiş ve keman çalmışlar. En gerici dediğimiz padişahımız Abdülhamit bile Yıldız Sarayı’na bütün sanatçıları getirmiş. Tanzimat ve Meşrutiyet var. Başka arap ülkelerinde böyle bir alt yapı yok. Bizde batılılaşan bir Osmanlı var. II.Mahmut’un kurduğu Mekteb-i Harbiye. O Mekteb-i Harbiye’yi II.Mahmut kurmasaydı onu içinden muhteşem Mustafa Kemal çıkabilir miydi? II.Mahmut 1828’de kıyafet devrimi yaptı. Dünyanın hiçbir yerinde iki kıyafet devrimi yok. Kendisi öyle giyiniyor. Ondan sonra halk giyinmeye başlıyor. Tahta geleneksel giysileriyle çıkar tahta. Annesi üvey annesidir. Fransız’dır : Aimee du Buc De Rivery – Nakşıdil. Paris’e taç giyme merasimine gelmiştir. Martinique’ye dönerken Cezayirliler tutsak etmiştir. Cezayir beylerbeyi esir pazarından kendine satın almıştır. Sonra padişahımıza layıktır diye İstanbul’a yollar. I. Abdulhamit hasta ve yorgundur. O’na bakmaz bile. Ama Selim gördüğü an aşık olur. Başkadın efendileri sarayda. I.Abdulhamit öldükten sonra Selim padişah olur. Selim’in çocuğu olmadığı için II.Mahmut veliahttır. Aimee du Buc de Rivery bütün batı alt yapısını ve kültürünü öğretmiştir. Tanrı yollamıştır Aimee du Buc de Rivery’i. Abdulmecit Efendi’de tahttayken de yine büyük valide sultandır. II.Mahmut tahta çıktığı zaman on yedi yaşındadır. Anne Nakşıdil’dir. Topkapı Sarayı’nda aynanın önünde yeni giysilerini giymiştir: Kırmızı pantolon, III.Napolyon gibi ceket, başında peluşlu şapkası.Nakşıdil girer odaya : “Bu ne giysi. Dışarıda ulema, bütün asker seni bekliyor. Sen bu giysiylerle mi çıkacaksın?” der. O da annesine “ Ana zamanı gelmiştir. Benim atalarım Orta Asya’dan geldiği zaman pantolonla geldiler Anadolu’ya.” karşılığını verir. Dünyada ilk defa pantolon ve ceketi giyen İskit Türkleri’dir. Neden? Savaşmak için.Çin ordusunu savaşarak neden yenmiştir Türkler? Çünkü pratik giysi giymiştir. Atına hemen oturur. Çinli o entarilerini toplayana kadar zaten Türk onun kafasını kesip atıyordu. Türkler Orta Asya’dan pantolon-ceketle geldi. İslamiyeti kabul ettikten sonra Arabize olan giysileri görüyoruz. Bunu biz bilmiyoruz. Araplar da bilmiyor. Biz Ural Altayik bir ırkız. Bizim Arap ile uzaktan yakından ırk olarak hiçbir akrabalığımız yok. Bizim akrabalarımız Finlandiyalılar ve Macarlar’dı. Türkler Orta Asya’dan geldiğinde şamandı. Kriz zoruyla İslamlaştırıldı. 11.asırda Müslüman oldu. Sonra Araplar çok iyi savaştıkları için Müslüman olmayanları önde kullandılar. Yani bizim Araplarla hiçbir ilişkimiz yok. Şimdi Paris’e gidersiniz “Sizin dininiz İslam e tabi siz de biraz Arap’sınız yani” dediğinde bir tane tokat at. Bütün mücadelem Arap olmadığımızı anlatmak. Osmanlı hiçbir zaman şeriat ile yönetilmemiş. Şamanlık Osmanlı’da kalmış. Bu çok mühim.

    Fatih Bizans’ı aldıktan sonra hem giysisi hem de islam giysisi sentezi var. Ama II.Mahmut gerçekten bilmeden Cumhuriyet’in altyapısını Fransız İhtilali’nden sonra oluşturmuştur. Çünkü hepsini Topkapı Sarayı’ndan sonra takip ediyorlar. Napolyon 1879’da İhtilali yapıyor. İlk İnsan Hakları Beyannamesi’ni kendi el yazısıyla yazıyor: Egalite, Fraternite, kadın hakları. Kadın miras alamıyordu. Engizisyona savaş açıyor. Engizisyonu kaldırıyor. Fransa’daki engizisyonu kaldırdığı gibi İspanya’daki engizisyonu da kaldırıyor.

    Tasarımcı olarak kendini ispat edebilmenin yolu ya kendin gibi olup sanatsal çalışmada kalmak ya da trendlere bakıp ticari düşünceden uzaklaşmadan mesleğinde yukarı çıkmaya çalışmak olduğunu düşüyorum. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

    Ticari tarafıyla sanatsal tarafın sentez olması lazım ki ayakta durabilesiniz. Kazanıyorsunuz. Bu tarafta koleksiyon hazırlarken kazandığınız parayı harcıyorsunuz. Makasla kesiyorsunuz paranızı. Kumaş yapıyorsunuz, model yapıyorsunuz, kreasyon yapıyorsunuz. Tekrar bekliyorsunuz ki o para yeniden geri gelsin diye. Hep risk, hep heyecan.

    Koleksiyon yaratırken siz kendinize bir süreç koyuyor musunuz?

    Koleksiyon yaparken hiç müşteri görmek istemem. Tek hedeflediğim kaça mal olursa olsun yaratabileceğim koleksiyonun güzel olmasıdır. Bir tek ona konsantre olmam gerektiğine inandım. Para öteki tarafta. Ve hala da aynı heyecanla onu yapıyorum. Zaten ben iş yerimi bugün açmış gibi işe giderim.

    Bir Tanrı inancınız var mı?

    Ben pratisyen bir Müslüman değilim. Ama Allah’a inanırım. Her gün de Allah’ıma şükrederim. Benim için bütün dinler birdir. Zaten hepsi birbirine aşağı yukarı benziyor. Hepsi de peygamberimiz. Kilisede de dua edebilirim, sinagogtada bunu yapabilirim, camide de bunu yapabilirim. Bakın beni koruyan Meryem Ana’m var. Her gün çiçek koyarım oraya. Önünde de giderim duamı ederim.Her şeyden evvel “ce la qosiayans”  eğer “qonsiyans” hissiniz yoksa kaybolup gidersiniz. Qonsiyans benim için çok mühim. Benim babam ben iki yaşındayken ölmüş. Ruslar Aşkale’yi işgal ettikleri sırada oraya mühimmat götürürlerken araba kazasında şehit olmuş. Biz hep Moda’da dedemle oturduk. Dedem 80 yaşındaydı ve askerdi. Sakallı, uzun saçlı, mavi gözlü muhteşem bir adamdı. Disiplini vardı. Ama onun yanında dedem şiir, edebiyat, dinle ilgilenirdi. Çarşamba günleri şairler, sanatçılar, Kadıköy metropolü, Ermeni Patriği kim varsa bizim eve gelirdi. Bir misafir odası vardı. Orada din, müzik vs. tartışılırdı. Ben de küçüğüm. Büyük bir kanepe vardı. Arkasından Rıza Tevfik Bey geldi. Rıza Tevfik Bey’in de saçları, sakalları uzun ve mavi gözlüydü. Ben küçükken onu öyle gördüğümde Allah geldi zannettim. Dedem dini çok iyi anlatabilirdi. Çünkü dedem Pascal’da okur Descartes da okur ama aynı zamanda Kur-anı Kerim’de okurdu. Bir kadın dedeme “Ekmek atmak günah mıdır?” diye bir soru sormuştu. Dedemin yanıtını hiç unutmuyorum: “Bak kızım. Ekmek kutsal bir yiyecektir. Ekmeği boşu boşuna atmak günahtır. Ama kurtlanmışsa, küflenmişse, kendin yiyemediğin gibi bir hayvana da yediremiyorsan toprağa terk etmekten başka çare yok zaten sen de toprak olacaksın.” demişti. Biz böyle bir din kültürü ile büyüdük. Hep bir kıyaslama ve mantık üzerine bir din eğitimi.

    Hayat hep Fransa’da insanı terbiye eder ya. Biz Michelle ile çıkıyoruz. Evlenmeye karar verdik. Michelle de beni abisi ile tanıştırmak istiyor. Abisi de Parovasın başı. Hukuk fakültesinde okumuş, sonra kiliseye intisap etmiş. Bir parovasın başında yanında da bilmem kaç tane papaz var. Bizi bir Pazar günü öğle yemeğine davet etti. 24 yaşındayım. Abisi de muhteşem bir adam. Büyük bir masada belki bir 20 kişi oturuyoruz.Çok güzel bir et geldi. Birden bire 24 yaşında aptal bir çocuk bir papaza sorulmayacak bir soru sordu : “Rone” dedim. “Siz müsbet bir ilim okumuş ve hukuk fakültesini bitirmiş biri olarak kiliseye intisap ettiniz ama peki Meryem’i Allah’ın karısı İsa’yı da onların çocukları olarak mantıken nasıl kabul ediyorsunuz?” derken bütün çatal bıçaklar düştü. Rone önce bir kızardı. Sinirlendi belki. Ama öyle zarif bir adamdı ki : “ FRANSIZCAA……” dedi. O kadar. Çok seviştik, evleneceğiz. Abisine telefon ediyor Michelle. Çünkü yeni bir kanun çıktı. Kilisede evlenebiliyoruz. O kendi dininde kalıyor, ben kendi dinimde kalabiliyorum. Abisi telefonda “Vural’ı üzme. Siz gidin 16.bölgede evlenin. Nikaha geleceğim.” dedi. Ve rahip elbisesi olmadan geldi. Sonradan öğreniyorum ki kilisede evlenseydim çocuklar otomatikman Katolik olurmuş.

    Biz Rone’ye kiliseye giderdik. Gençleri alır paten kayardı. Buz kayağına giderdi. Kilisede dans müsabakası yaptırırdı. Öcü değildi. Aslında insanları sevmesini bilmek bir sanat.

    — 1 notla 11 saat önce
    #Vural Gökçaylı  #tansağ türk  #söyleşi  #insan 
    Evet Abdullahhhh ,seninde SKT’in geldi …

    erdoğan kı*ına tekmeyi vurdu ve

    ” tıpış tıpış cukkanı al,gö*ünün üstüne otur ” da dediğine göre,konuşmama hakkını ebediyen kullanabilirsin .

    — 2 notla 14 saat önce
    İzmir’de 'Direniş' konseri: Çocukları Geri Getirin!
27.08.2014 ( BUGÜN )

İzmir’li bir grup müzisyen, Gezi Direnişi’nin birinci yılında, yitirdiğimiz insanların anısına ve evlatlarını yitiren ailelerin adalet arayışına destek olmak için sadece Pink Floyd şarkılarından oluşan bir konser vermek üzere bir araya geldi.

İzmir’li bir grup müzisyen, Gezi Direnişi’nin birinci yılında, yitirdiğimiz insanların anısına ve evlatlarını yitiren ailelerin adalet arayışına destek olmak için sadece Pink Floyd şarkılarından oluşan bir konser vermek üzere bir araya geldi.

Progresif rock müziğinin efsanevi grubu Pink Floyd’un The Wall albümünde yer alan “Bring The Boys Back Home” (Çocukları Geri Getirin) adlı müzik parçasının esin verdiği etkinliğe Haziran Direnişi sırasında kaybettiğimiz gençlerin yakınları Adnan Cömert, Hatice Cömert, Emsal Atakan, Veciher Dersulu, Gürkan Korkmaz, Feryat Korkmaz, Hasan Korkmaz, Okan Korkmaz ve Sayfı Sarısülük de katılacak.

Özel kurgulanmış Gezi görselleri eşliğinde yaklaşık 20 Pink Floyd parçasının yorumlanacağı ve katılımın ücretsiz olacağı konser 27 Ağustos 2014 Çarşamba günü saat 21:00’de Gündoğdu Meydanı’nda gerçekleştirilecek.

TMMOB İKK, KESK, DİSK, İzmir Barosu , İzmir Büyükşehir Belediyesi , Karabağlar Belediyesi , Konak Belediyesi ve Rock-A Festival Kolektifi’nin destek verdiği etkinliğin teknik koordinatörlüğü Erdal Kara tarafından üstlenilirken grafik tasarım ve uygulama Tansel Özalp tarafından üstlenildi. Konserde sahne alacak müzisyenler şöyle;

Ali İnceoğlu - Gitar, Vokal
Arif Demirel - Saksafon
Barbaros Bozkır - Keyboardlar
Can Uzunallı - Vokal
Emin İnal - Keyboardlar
Ergin Karabulut - Trompet
Erol Mecihan - Gitar
Evrim Özkaynak - Vokal
Fatih Nalbantoğlu - Bas
Gökhan Özses - Gitar, Vokal
Hande Bidav - Vokal
Levent Sarıoğlu - Vokal
Melih Yücel - Efektler
Ruşen Alkar - Vokal
Serhan Tombul - Davul
Süheyla Çolak - Vokal
Şeyma Özbay - Vokal

    İzmir’de 'Direniş' konseri: Çocukları Geri Getirin!

    27.08.2014 ( BUGÜN )

    İzmir’li bir grup müzisyen, Gezi Direnişi’nin birinci yılında, yitirdiğimiz insanların anısına ve evlatlarını yitiren ailelerin adalet arayışına destek olmak için sadece Pink Floyd şarkılarından oluşan bir konser vermek üzere bir araya geldi.

    İzmir’li bir grup müzisyen, Gezi Direnişi’nin birinci yılında, yitirdiğimiz insanların anısına ve evlatlarını yitiren ailelerin adalet arayışına destek olmak için sadece Pink Floyd şarkılarından oluşan bir konser vermek üzere bir araya geldi.

    Progresif rock müziğinin efsanevi grubu Pink Floyd’un The Wall albümünde yer alan “Bring The Boys Back Home” (Çocukları Geri Getirin) adlı müzik parçasının esin verdiği etkinliğe Haziran Direnişi sırasında kaybettiğimiz gençlerin yakınları Adnan Cömert, Hatice Cömert, Emsal Atakan, Veciher Dersulu, Gürkan Korkmaz, Feryat Korkmaz, Hasan Korkmaz, Okan Korkmaz ve Sayfı Sarısülük de katılacak.

    Özel kurgulanmış Gezi görselleri eşliğinde yaklaşık 20 Pink Floyd parçasının yorumlanacağı ve katılımın ücretsiz olacağı konser 27 Ağustos 2014 Çarşamba günü saat 21:00’de Gündoğdu Meydanı’nda gerçekleştirilecek.

    TMMOB İKK, KESK, DİSK, İzmir Barosu , İzmir Büyükşehir Belediyesi , Karabağlar Belediyesi , Konak Belediyesi ve Rock-A Festival Kolektifi’nin destek verdiği etkinliğin teknik koordinatörlüğü Erdal Kara tarafından üstlenilirken grafik tasarım ve uygulama Tansel Özalp tarafından üstlenildi. Konserde sahne alacak müzisyenler şöyle;

    Ali İnceoğlu - Gitar, Vokal

    Arif Demirel - Saksafon

    Barbaros Bozkır - Keyboardlar

    Can Uzunallı - Vokal

    Emin İnal - Keyboardlar

    Ergin Karabulut - Trompet

    Erol Mecihan - Gitar

    Evrim Özkaynak - Vokal

    Fatih Nalbantoğlu - Bas

    Gökhan Özses - Gitar, Vokal

    Hande Bidav - Vokal

    Levent Sarıoğlu - Vokal

    Melih Yücel - Efektler

    Ruşen Alkar - Vokal

    Serhan Tombul - Davul

    Süheyla Çolak - Vokal

    Şeyma Özbay - Vokal

    — 2 notla 15 saat önce
    #izmir  #direniş  #ali ismail korkmaz  #Ethem Sarısülük  #mehmet ayvalıtaş  #Ahmet Atakan  #berkin elvan  #abdullah cömert  #medeniyıldırım 
    Orhan Kemal doğumunun 100. yılında Altın Koza’da anılıyor!

Adanalı ünlü edebiyatçı Orhan Kemal, doğumunun 100. yılında, 21. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nde anılacak.

15 - 21 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek 21. Altın Koza Film Festivali’nde Orhan Kemal’in eserlerinden uyarlanan filmler izleyiciyle buluşacak.

Festivalin gösterim bölümünde, “Orhan Kemal 100 Yaşında” başlığı altında, sanatçının senaryosuna imza attığı ya da kendi eserlerinden uyarlanan filmler, seyirciyle buluşacak. Bunun yanı sıra, 17 Eylül Çarşamba günü, saat 18.00’da, festival konuklarının ve Orhan Kemal’in oğlu Işık Öğütçü’nün katılımıyla Abidin Dino Sanat Parkı’nda, “Orhan Kemal 100 Yaşında Sergisi”nin açılışı yapılacak. Sergide, sanatçının senaryosunu yazdığı filmlerin afişleri ve set fotoğrafları yer alacak.

Aynı gün saat 20.30’da, Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’nda, Mehmet Güleryüz’ün yönettiği “Sessizlerin Sesi: Orhan Kemal” adlı belgesel gösterilecek.

    Orhan Kemal doğumunun 100. yılında Altın Koza’da anılıyor!

    Adanalı ünlü edebiyatçı Orhan Kemal, doğumunun 100. yılında, 21. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nde anılacak.

    15 - 21 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek 21. Altın Koza Film Festivali’nde Orhan Kemal’in eserlerinden uyarlanan filmler izleyiciyle buluşacak.

    Festivalin gösterim bölümünde, “Orhan Kemal 100 Yaşında” başlığı altında, sanatçının senaryosuna imza attığı ya da kendi eserlerinden uyarlanan filmler, seyirciyle buluşacak. Bunun yanı sıra, 17 Eylül Çarşamba günü, saat 18.00’da, festival konuklarının ve Orhan Kemal’in oğlu Işık Öğütçü’nün katılımıyla Abidin Dino Sanat Parkı’nda, “Orhan Kemal 100 Yaşında Sergisi”nin açılışı yapılacak. Sergide, sanatçının senaryosunu yazdığı filmlerin afişleri ve set fotoğrafları yer alacak.

    Aynı gün saat 20.30’da, Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’nda, Mehmet Güleryüz’ün yönettiği “Sessizlerin Sesi: Orhan Kemal” adlı belgesel gösterilecek.

    — 3 notla 15 saat önce
    #Orhan Kemal  #edebiyat  #adana 

    Mendelssohn Violin Concerto E Minor OP.64 (Full Length) : Hilary Hahn & FRSO

    — 5 notla 15 saat önce
    #Hilary Hahn 
    Tarihe geçen fotoğraflar : 
Güney Vietnamlı askerler, Güney Vietnamlı çocuklara eşlik ederken. Yanlışlıkla kendi halkının üzerine Napalm bırakan Güney Vietnam uçağının etkisini gözler önüne seriyor. Vietnamlı savaş fotoğrafçısı Nick Ut’a 1973 yılında ödül kazandırdı…

    Tarihe geçen fotoğraflar : 

    Güney Vietnamlı askerler, Güney Vietnamlı çocuklara eşlik ederken. Yanlışlıkla kendi halkının üzerine Napalm bırakan Güney Vietnam uçağının etkisini gözler önüne seriyor. Vietnamlı savaş fotoğrafçısı Nick Ut’a 1973 yılında ödül kazandırdı…

    — 7 notla 15 saat önce
    #Tarihe geçen fotoğraflar  #vietnam  #savaş  #çocuk 

    Fotoğrafçı Cem Ersavcı hayatını kaybetti

    Belgesel fotoğrafçı Cem Ersavcı geçirdiği trafik kazası sonucu bu sabaha karşı hayatını kaybetti.

    Belgesel fotoğrafçı Cem Ersavcı motosikletiyle geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Olay, geçtiğimiz gün Bursa İstanbul Karayolu’nda meydana geldi. Karayolu kavşağında otomobille çarpışan Ersavcı, kazada ağır yaralandı. 32 yaşındaki Ersavcı, kaldırıldığı Bursa Devlet Hastanesi’nde bu sabaha karşı hayatını kaybetti.

    Ersavcı’nın cenazesi yarın Karşıyaka Cami’nde kılınacak ikindi namazının ardından Ankara Karşıyaka Mezarlığı’na defnedilecek.

    Ersavcı’nın çektiği fotoğraflara http://www.cemersavci.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

    Nazım Hikmet Kültür Merkezi de, "Cem’e veda…" başlıklı bir açıklama ile genç fotoğrafçıyı uğurladı. Açıklama şöyle:

    "Fotoğraf sanatçısı dostumuz Cem Ersavcı’yı bu sabah kaybettiğimiz haberini aldık.

    Gerçekleri belgelemek, gerçekleri ışıkla buluşturmaktı amacı.

    Çokça öyküyü, çokça hayatı belgeledi.

    Henüz 32 yaşındaydı

    Fotoğraf makinesi hep yanında,

    Hep hazırdı

    Sakinliği ve kendine ait ışığı fotoğraflarına kazınırdı

    Bu ülkenin bütün hikayeleri

    onun da hikayesiydi,

    Hepsini belgelemeye zaman yetmedi…

    Ama Cem’in de dediği gibi ‘arkada çok güzel bir dünya var’

    Işığının yolculuğu hiç bitmesin Cem…”

    — 6 notla 15 saat önce
    #sol gazetesi  #cem ersavcı 

    SANAT :

    Fatih Erkoç & Kerem Görsev Trio - Bye Bye Blackbird

    — 3 notla 1 gün önce
    #Fatih Erkoç  #Kerem Görsev 
    AİLE :
ANNE-BABA DÜŞMANLIĞI BU DÖNEMDE OLUŞUYOR ÇOCUK YETİŞTİRİRKEN NASIL BİR TUTUM SERGİLEMELİ?

Bir çocuğun ilk aşkı kuşkusuz anne ya da babasıdır. Gelişimsel açıdan bakıldığı zaman, her çocuk için annesi tanrıça, babası tanrıdır. Bir çocuğun anne ya da babaya gösterdiği ilgiyi aşk sanması ve hemcinsi olan ebeveyne tepki göstermesi kaçınılmazdır. Uzman Psikolog Aycan Bulut, oidipal dönemde aileleri uyarıyor: “Oidipal dönemde anneye karşı yoğun bir kızgınlık duyan kız çocuğunun bu düşmanlık duyguları geçmezse, anne kız ilişkisi ergenlik döneminde çok kolay zedelenebilir.”

İnsan hayatında, kişilik temellerinin atıldığı 3-6 yaş arası oidipal dönem olarak adlandırılır. Kişinin tüm hayatı süresince kavgacı veya anlayışlı, mutlu veya mutsuz, atılgan veya pısırık, başarılı veya zavallı, ilkel veya olgun olacağını bu dönemde şekillenir.

Anne-baba-kız çocuk üçgeni

Yaşanan duygular çocuğun kişilik yapısına, gelişimine, anne ve baba ile olan ilişkisine göre farklılık gösterir. Bu dönemde kız çocuklarının davranışlarında değişimler gözlemlenir. Anneden uzaklaşan çocuk, babaya kur yaparak yakınlaşır. Çocuk, annesine çok çirkin olduğunu ve onu sevmediğini söyleyebilir. Annesine karşı acımasız ve kırıcı eleştirilerde bulunabilir. Bu dönemde kız çocukları, babalarını dudaktan öpmek isterler. Bu durumda babanın “Anne ve babalar dudaktan öpüşür, biz seninle yanaktan öpüşmeliyiz” gibi açıklamalar yapması doğrudur. 3- 6 yaş arasındaki kız çocuğu, kendi bedeni ile annesinin bedenini ve hatta babasının bedenini karşılaştırır. Annesine karşı yoğun bir kızgınlık duymaya başlayan kız çocuğunun, bu düşmanlık duyguları geçmezse anne kız ilişkisi ergenlik döneminde çok kolay zedelenebilir.

Anne-baba-erkek çocuk üçgeni

Erkek çocuğu, bu dönemde annesini bir sevgi objesi olarak benimser ve ona sevgili gibi davranmaya başlar. Çocuk, annesini babasından kıskanır. Ancak diğer taraftan, en büyük rakibi olan babasının bu tarz kötü duyguları nedeniyle onu cezalandıracağından korkar. Bu korku, annesine duyduğu ilgiden baskın geldiği zaman, babasına olan sevgisi artmaya başlar ve erkek çocuk baba modeli ile özdeşleşir.

Bu dönemde erkek çocukları, babalarını bir tehdit ve rakip olarak görmeye başlayabilir ve bu yüzden anneye aşırı düşkünlük gösterebilir. Erkek çocuklar baba eve geldiğinde pek fazla yüz vermeyebilir, hatta bazı erkek çocukları babalarına “Neden geldin?” gibi tepkiler de gösterebilir. Çocuk babayla zıtlaşır, babanın söylediği hiçbir şeyi yapmaz ve aynı kızlarda olduğu gibi, o da baba ve anne arasına girmeye çalışır.

Çocuğa sevgi ve ilgi göstermek gerekir

Anne ve babanın hoşgörüsü ile bu dönemi sağlıklı bir biçimde atlatabilmek için çocuğa sevgi ve ilgi göstermek gerekir. Kıskançlık, çok benimsediğimiz birinin, ilgi ve sevgisinin sadece kendimizde odaklanmasını istediğimizde ortaya çıkan bir duygudur. İnsanlar, hiçbir aktivitenin ya da hiç kimsenin sevdiği ve ilgisini beklediği kişi ile arasına girmesini istemez. O kişi sadece kendine odaklanmalı ve tüm zamanını ona ayırmalıdır. Anne ve babanın beraber yattığını ve kendisinin ise tek başına yattığını fark eden çocuk, bu durumu adaletsiz olarak değerlendirebilir, ev içinde anne babanın yan yana oturmalarına hatta birbirleri ile sohbet etmelerine bile aşırı tepki gösterebilirler.

Anne ve baba birbirlerine daha çok ilgi göstermeli

Kıskançlık, aile yaşamını tehdit etmediği sürece normal olarak değerlendirilmeli. Bazı anne babalar, çocukları kıskanmasın diye birbirlerine karşı uzak bir tutum sergiler, çocukların yanında el ele tutuşmaz, birbirlerini öpmez ya da sevgi sözleri söylemez. Bu doğru bir davranış değildir.

Anne ve babalar çocuklarının yanında birbirlerine sevgi gösterilmeli, birbirlerini övmekten çekinmemelidir. Küçük çocuklar ağladığı ya da hırçınlaştığı zaman, "Ben anneni ya da babanı çok seviyorum. O benim eşim. Sen de benim kızımsın ya da oğlumsun. Seni de çok seviyorum" gibi açıklamalar yapmak gerekir.

Örneğin; erkek çocuk anneleri eşini bol bol övmeli, onu çok sevdiğini söylemeli. Baba da oğlundan uzaklaşmak yerine onunla daha çok zaman geçirmeye özen göstermeli. Erkek çocuklar bir süre sonra babaları ile özdeşleşecek ve artık babaları gibi olmaya çalışarak, babayı kendisine model alarak bu dönemi bitirecektir. Babası gibi bacak bacak üstüne atmaya çalışıyor ya da baba tıraş olurken banyoda yanında durup izliyor ve “Ben de tıraş olacağım” diyorsa, artık erkek çocuklar babalarını örnek almaya başlamış ve babası ile çekişmesi bitiyor demektir. Kız çocukları kendilerini de rahatsız eden ve sıkıntıya sokan bu psikolojik dönemden anneleriyle özdeşleşerek çıkar. Kız çocukları, babasının annesini çok sevdiğini gözlemlediklerinde, babasının sevgisini kazanmak için annesi gibi olmaya çalışır.

Aile bireyleri rollerini iyi benimsemeli

Çocukların öğrenmeleri gereken şey, aile içindeki herkesin farklı bir yerinin olduğu ve herkesin bu farklı yerinden dolayı farklı sevgi ve ilgi alacağıdır. Cinsel kimliğin geliştiği ve çocuğun kendi cinsinden olan ebeveynini kıskanıp daha sonrasında onu örnek aldığı dönemi her çocuk farklı atlatabilir. Anne ve babayı model olarak almaya başladığı zaman bu dönem sona erecektir. Bunu bilerek çocuğa tutarlı ilgi, hoşgörü ve sevgi göstermek yapılacak en doğru davranıştır. 

    AİLE :

    • ANNE-BABA DÜŞMANLIĞI BU DÖNEMDE OLUŞUYOR ÇOCUK YETİŞTİRİRKEN NASIL BİR TUTUM SERGİLEMELİ?

    Bir çocuğun ilk aşkı kuşkusuz anne ya da babasıdır. Gelişimsel açıdan bakıldığı zaman, her çocuk için annesi tanrıça, babası tanrıdır. Bir çocuğun anne ya da babaya gösterdiği ilgiyi aşk sanması ve hemcinsi olan ebeveyne tepki göstermesi kaçınılmazdır. Uzman Psikolog Aycan Bulut, oidipal dönemde aileleri uyarıyor: “Oidipal dönemde anneye karşı yoğun bir kızgınlık duyan kız çocuğunun bu düşmanlık duyguları geçmezse, anne kız ilişkisi ergenlik döneminde çok kolay zedelenebilir.”

    İnsan hayatında, kişilik temellerinin atıldığı 3-6 yaş arası oidipal dönem olarak adlandırılır. Kişinin tüm hayatı süresince kavgacı veya anlayışlı, mutlu veya mutsuz, atılgan veya pısırık, başarılı veya zavallı, ilkel veya olgun olacağını bu dönemde şekillenir.

    Anne-baba-kız çocuk üçgeni

    Yaşanan duygular çocuğun kişilik yapısına, gelişimine, anne ve baba ile olan ilişkisine göre farklılık gösterir. Bu dönemde kız çocuklarının davranışlarında değişimler gözlemlenir. Anneden uzaklaşan çocuk, babaya kur yaparak yakınlaşır. Çocuk, annesine çok çirkin olduğunu ve onu sevmediğini söyleyebilir. Annesine karşı acımasız ve kırıcı eleştirilerde bulunabilir. Bu dönemde kız çocukları, babalarını dudaktan öpmek isterler. Bu durumda babanın “Anne ve babalar dudaktan öpüşür, biz seninle yanaktan öpüşmeliyiz” gibi açıklamalar yapması doğrudur. 3- 6 yaş arasındaki kız çocuğu, kendi bedeni ile annesinin bedenini ve hatta babasının bedenini karşılaştırır. Annesine karşı yoğun bir kızgınlık duymaya başlayan kız çocuğunun, bu düşmanlık duyguları geçmezse anne kız ilişkisi ergenlik döneminde çok kolay zedelenebilir.

    Anne-baba-erkek çocuk üçgeni

    Erkek çocuğu, bu dönemde annesini bir sevgi objesi olarak benimser ve ona sevgili gibi davranmaya başlar. Çocuk, annesini babasından kıskanır. Ancak diğer taraftan, en büyük rakibi olan babasının bu tarz kötü duyguları nedeniyle onu cezalandıracağından korkar. Bu korku, annesine duyduğu ilgiden baskın geldiği zaman, babasına olan sevgisi artmaya başlar ve erkek çocuk baba modeli ile özdeşleşir.

    Bu dönemde erkek çocukları, babalarını bir tehdit ve rakip olarak görmeye başlayabilir ve bu yüzden anneye aşırı düşkünlük gösterebilir. Erkek çocuklar baba eve geldiğinde pek fazla yüz vermeyebilir, hatta bazı erkek çocukları babalarına “Neden geldin?” gibi tepkiler de gösterebilir. Çocuk babayla zıtlaşır, babanın söylediği hiçbir şeyi yapmaz ve aynı kızlarda olduğu gibi, o da baba ve anne arasına girmeye çalışır.

    Çocuğa sevgi ve ilgi göstermek gerekir

    Anne ve babanın hoşgörüsü ile bu dönemi sağlıklı bir biçimde atlatabilmek için çocuğa sevgi ve ilgi göstermek gerekir. Kıskançlık, çok benimsediğimiz birinin, ilgi ve sevgisinin sadece kendimizde odaklanmasını istediğimizde ortaya çıkan bir duygudur. İnsanlar, hiçbir aktivitenin ya da hiç kimsenin sevdiği ve ilgisini beklediği kişi ile arasına girmesini istemez. O kişi sadece kendine odaklanmalı ve tüm zamanını ona ayırmalıdır. Anne ve babanın beraber yattığını ve kendisinin ise tek başına yattığını fark eden çocuk, bu durumu adaletsiz olarak değerlendirebilir, ev içinde anne babanın yan yana oturmalarına hatta birbirleri ile sohbet etmelerine bile aşırı tepki gösterebilirler.

    Anne ve baba birbirlerine daha çok ilgi göstermeli

    Kıskançlık, aile yaşamını tehdit etmediği sürece normal olarak değerlendirilmeli. Bazı anne babalar, çocukları kıskanmasın diye birbirlerine karşı uzak bir tutum sergiler, çocukların yanında el ele tutuşmaz, birbirlerini öpmez ya da sevgi sözleri söylemez. Bu doğru bir davranış değildir.

    Anne ve babalar çocuklarının yanında birbirlerine sevgi gösterilmeli, birbirlerini övmekten çekinmemelidir. Küçük çocuklar ağladığı ya da hırçınlaştığı zaman, "Ben anneni ya da babanı çok seviyorum. O benim eşim. Sen de benim kızımsın ya da oğlumsun. Seni de çok seviyorum" gibi açıklamalar yapmak gerekir.

    Örneğin; erkek çocuk anneleri eşini bol bol övmeli, onu çok sevdiğini söylemeli. Baba da oğlundan uzaklaşmak yerine onunla daha çok zaman geçirmeye özen göstermeli. Erkek çocuklar bir süre sonra babaları ile özdeşleşecek ve artık babaları gibi olmaya çalışarak, babayı kendisine model alarak bu dönemi bitirecektir. Babası gibi bacak bacak üstüne atmaya çalışıyor ya da baba tıraş olurken banyoda yanında durup izliyor ve “Ben de tıraş olacağım” diyorsa, artık erkek çocuklar babalarını örnek almaya başlamış ve babası ile çekişmesi bitiyor demektir. Kız çocukları kendilerini de rahatsız eden ve sıkıntıya sokan bu psikolojik dönemden anneleriyle özdeşleşerek çıkar. Kız çocukları, babasının annesini çok sevdiğini gözlemlediklerinde, babasının sevgisini kazanmak için annesi gibi olmaya çalışır.

    Aile bireyleri rollerini iyi benimsemeli

    Çocukların öğrenmeleri gereken şey, aile içindeki herkesin farklı bir yerinin olduğu ve herkesin bu farklı yerinden dolayı farklı sevgi ve ilgi alacağıdır. Cinsel kimliğin geliştiği ve çocuğun kendi cinsinden olan ebeveynini kıskanıp daha sonrasında onu örnek aldığı dönemi her çocuk farklı atlatabilir. Anne ve babayı model olarak almaya başladığı zaman bu dönem sona erecektir. Bunu bilerek çocuğa tutarlı ilgi, hoşgörü ve sevgi göstermek yapılacak en doğru davranıştır. 

    — 6 notla 1 gün önce
    #aile  #çocuk  #pisikoloji